14 Ekim 2009 Çarşamba








ÜZGÜNÜZ BLOGER YAZARININ İHMALİ NEDENİYLE BU BLOG GEÇİCİ OLARAK KAPANMIŞTIR...

12 Eylül 2009 Cumartesi


Shane Perry


Gözden yaş akmaz ama,
Kalbe akar her damla,
İnce bir sızı olarak saklanır mesken edindiği yürekte,
Gözden yaş akmaz ama,
Kan damlar yüreğe,
Zehrini içeri akıtır dil,
Kıyamaz söz söylemeye,
Ne yürek uslanır dışarı akmayan zehirle,
Ne göz ıslah olur akmayan gözyaşı ile...


Begüm kişisel iletini görünce bu cümleler döküldü birden elimden,yüreğimden, dilimden.Zaman sadece birazcık zaman ...

9 Eylül 2009 Çarşamba


Davranış herşeydir!!!.

Gerektiğinden kibar ol...
Basit yaşa, cömertçe sev.

Yürekten düşün sevdiklerini,
Tatlı konuş.......

Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki!...

Yağmurda dansetmeyi becerebilmektir!!!!!!.

4 Eylül 2009 Cuma

Bir, iki, üç tıp




Yavaş yavaş anlamlı cümleler dökülmeye başlamıştı ağzımdan. Öylesine sevimli ve güzel telaffuz ediyordum ki sürekli konuşmam için gözümün içine bakıyorlar, söylediğim her kelimenin ardından beni alkışlıyorlardı.

Ben de o küçücük gövdeme göre büyük olan bu alkışları hak etmek için her seferinde daha da çok konuşmaya başladım.

Hatta bir keresinde boyumdan büyük bir laf etmiştim; annem arkadaşına anlatırken yaşadığı canını acıtan olayı, şaşkınlığından konuşmasını kesip kucaklamıştı ah benim bilmiş kızım nereden öğrenirsin bunları diye. Yalan da değildi hani bilmişlik hakkındaki yorumu. Boş ver demiştim ona, boyuma, yaşıma çok büyük kalan bir üslubla.

Belki, sana yapılanla uğraşma sen kendi yoluna devam et o hırslarının esiri olarak zaten kendini kahreder diyememiştim o yaşımdaki aklımla ama nasıl olduysa boşver anne keskin sirke küpüne zarar demeyi becermiştim.


Sonraları küçük pembe yalanları ortaya çıkarır oldum. Aslında mazeretti onlar, pembe yalan bile demek haksızlık olur. Ama benim küçük aklıma göre yaşanmıyan, yapılmamış olan, gerçekliği olmayan her şey sadece yalan olabilirdi. Sen sus bakalım dediler nereden bileceksin!

-''A insanı yalancı çıkartır bu çocuklar yahu''.

Okula başladım sonra. Konuşmanın bir çözümü vardı artık, sözümü dinletebilmenin. Parmağımı kaldıracaktım, izin verilecek bende konuşacaktım bol, bol. Ama hiç bir zaman gerçekten söylemek istediklerimi söyleyemedim...

Fikirlerimi söylemeyi başladım sonraları, sus dedi babam sakın sokaklarda falan böyle ileri geri konuşma yakarsın maazallah hepimizin başını.

Konuştum çok bilmiş oldum, konuştum yalancı çıkartır oldum, konuştum saygısız oldum, konuştum anarşist oldum.

Konuşmam için gözümün içine bakıp beni alkışlayanlar artık susmam için aynı tepkileri verir oldu...

Arkadaşlarımla oynarken öğrendiğim tıp oyunu aklıma geldi bir gün.
Bir, iki, üç, tıp diyordu oyun başı sonrasında da susuyor herkes ilk konuşan yanıyor oyundan çıkıyordu.İyi bilirsiniz sizlerde, sanırım oynamayanımız yoktur.

Artık otuz yaşım bitti ama ben hala tıp oynuyorum. Baktım ki konuştukça doğruları söylüyor dokuz köyden kovuluyorum yada kırmamak için pembe de olsa yalan söylüyorum bende tıp diyorum içimden ve susuyorum.

O kadar sıklaştı ki bu tıplar, tıp dediğim kişiler ve olaylar. Sustuklarım içimde bir çığ gibi büyüyor şimdilerde. Birileri altında kalacak bu gizli sessizliğin oluşturduğu çığın ve ben o an çığlıklarımla haykıracağım.

-Bunun böyle olmasını siz istediniz!

.
..
....
Artık oyun başı benim:
-Sustuğum sürece var olanlar için, sustukça inandığımı düşünenler için, kabullenmenin bir şekli olduğu için, kabullendiğimi düşünüp açık vermeleri için, suskunluğumda mutluluğu paylaşanlar ve en önemlisi suskunluğumla ders verdiklerim için...

Bir .

İki ..

Üç ...

TIPppppp....

7 Ağustos 2009 Cuma


Edepli görünen edepesizlikler bürüdü lal bir hayatı.
Sinmiş kör dumanın kokusu bürüdü katran kaplı yarayı.
Ne eceldi,ne azraildi onun gözünde tanımlayan ebedi diyarı.
Seyrederken riya dolu şu alemi,
En derin nefesiyle çekti kör dumanlı sigarayı.


*** *** *** *** ***

Her çekişte dumandan bir nefes,
Sigaran değildir tükettiğin sensindir aslında.
Bilerek söndürürsün başını ezercesine mentol kokulu izmariti.
Tıpkı tüm tükenişlerin başını ezer gibi ezersin üstüne üstlük,
Dolmasından korkmadan izmarit kokulu kirli tablanın...

Ne gökyüzünün rengidir beni solduran,
Ne kıvrak hatlı deniz kızından derman sorduran,
Yakomozun halkasında en içte duran,
Sudan sebeptir,hepsinden geçtim gayrı...

Yüzüme kapanan hayat perdesi değilmiş meğer,
Başrolünü oynadığım sahte oyunların bitişiymiş.
Bense cezayı kendime ödül bilmişim,
Hüznün kadehinden mutluluk şarabını içerken,
Alemin sarhoşluğuna gülüp geçişim..

3 Ağustos 2009 Pazartesi

KELEBEK İSTİLASI

Yaklaşık onbeş gün önce Sakarya Köprüsün'den geçerken beni dehşete düşüren bir o kadar da hayranlıkla izlediğim bir olayla karşılaştım. Aslında geçen yıllardan bu olayın yaşayanların, gözlemliyenlerin anlattıklarına kulak misafiri olmuştum ama yaşamak bambaşkaydı. Eşime arabayı durdurmasını söyledim. Yakın bir yere parkettik ve uzun, hatta çok uzunca bir süre bu ilginç doğa olayını izledim.

İtfaiyelerce yarım saatte bir yıkanan köprünün yolları yarım saat sonra yaklaşık 5cm kalınlığında ölü kelebekle kaplanıyordu.

Bir yanım:
''Korku filmi gibi ya resmen her yeri böcekler istila etmiş derken diğer yanım şaşkınlık verecek derecedeki yoğunluklarını ve her yıl sadece Sakarya'da gerçekleşen bu olayı neden kimse turizme çevirip bu ilginçliği paylaşmıyor'' diye mırıldandı.

Sesim mırıltı kıvamından biraz daha yüksek tona çıktığındaysa ağzımdan şu cümlelerin döküldüğünü anımsıyorum:

-Ne kadar tuhaf değil mi? Çifleştikten sonra öleceklerini bilerek içgüdesel olarak yinede bunu yapıyorlar, yaşamlarını onlara verilen bu görev için sürdürdüler.tam üç yıl bir balığa yemek olmadan sırf soylarını devam ettirebilmek ve doğadaki görevlerini yerine getirebilmek için çaba sarfettiler. Belki de bilmiyorlar. Belki çiftleştikten sonra öleceklerini bilselerdi asla sudan çıkmazlardı.

Biz insanlar ise öleceğimizi bilerek yaşıyoruz. Çok garip ya her canlı aslında ölmek için doğuyor.

Birden eşimin sesiyle irkildim:

-Sen doğduğuna şükret, hiç doğamayanlar varr :))

Aslında çok haklıydı.Eğer bekleseydi bir sonra ki cümlemde onun bu cümlesini doğrulayan cümlelerle devam edecektim.Evet hepimiz bu dünyaya aslında ölmek için geliyoruz ama ölmeden önceki süreçte geçirilen dönemde hepimizin bir görevi ve sorumluluğu var bu hayata dair.

Aslında bu başlı başına bir yazı konusu bu dünyaya gelmek şans belki benim için ama bu dünyada keşke doğmasaydım diyebilecek kadar çok açlık, sefalet ve acı çeken bir çok insan da var. Hepimizin sınav ediliş şekilleri farklı.Kabul etmeliyiz ki 1-0 öndeyiz ve sanırım en çok bu nedenle doğru ve kalıcı şeyler bırakmak için yaşamalıyız hayatımızı.Neyse dedim ya bu başlı başına bir yazı konusu bu nedenle hemen konuyu toparlayarak diyorum ki:

Bir sonraki yıl temmuzun 15-20'si arası orada yaşayan birilerinden tiyo alıp yolunuzu düşürürün Sakarya Köprüsüne.Tam dört gün sürüyor.

Aşağıda eklediğim yazı, bu ilginç doğa olayı ilgisini çekenleri daha ayrıntılı bilgiye kavuşturacaktır hadi kalın sağlıcakla...

**** **** **** **** **** ****


Sakarya Nehri'nde erginleşerek sudan çıkan milyonlarca sinek, Sakarya Köprüsü'nü ve Adapazarı'nın bazı sokaklarını kaplayarak adeta kar görüntüsü yarattı.

Her yıl temmuz ayında Köprübaşı Mahallesi'ndeki Sakarya Köprüsü yakınlarında toplanan milyonlarca kanatlı, ilginç görüntüler oluşturuyor.

Halk arasında 'söğüt kelebeği' olarak bilinen kanatlıların, aslında iki yıl içinde erginleşerek çiftleşmek amacıyla sudan çıkan 'bir gün' sinekleri olduğu bildirildi.

"Bunlar kelebek değil"

Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Savaş Canbulat, gazetecilere yaptığı açıklamada, her yıl belli dönemde ortaya çıkan ve havada uçuşarak ilginç görüntüler oluşturan kanatlıları incelediğini belirterek, kamuoyunda bilinenin aksine kanatlıların kelebeklerle ilgisinin olmadığını kaydetti.

Kelebeklerin tırtıldan dönüştüğüne dikkati çeken Doç. Dr. Canbulat, milyonlarca tırtılın istilası durumunda çevrede herhangi bir tarım ürünü yetiştirilemeyeceğini ifade ederek, şunları söyledi:

"Bunlar kelebek değil. Her yıl temmuz ayında görülen doğa olayı aslında erginleşerek sudan çıkan 'bir gün' sineklerinin çiftleşme törenidir. Latince adıyla 'Ephemeroptera' dediğimiz 'bir gün' sinekleridir. Çünkü etrafta bu kadar çok kelebek ergeni olsaydı, yavru aşamasında tırtıl denen yavruları çevrede büyük katliam yapardı. Burada söğüt, kavak, meşe ve fındık gibi herhangi bir tarım bitkisi yetiştirmemiz imkansız olurdu.

Bunlar 2 yıl içinde sudaki gelişimlerini tamamlarlar ve akşam üzeri su kıyısından karaya çıkarlar. Karaya çıkan sineklerin erkek ve dişileri daha sonra çiftleşme uçuşuna çıkar. Erginleri bir gün yaşar. Bir günden sonra erkekleri hemen dişileri de tekrar Sakarya Nehri'ne bıraktıktan sonra hepsi ölür. Geri dönemeyenler de ölecektir. Bu kadar çok yumurta taşımalarından dolayı kötü bir koku yayarlar."

Geçmiş yıllara oranla bu yıl daha büyük sinek istilasıyla karşılaştıklarını belirten Canbulat, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bir gün sinekleri larva döneminde sudaki balıkların en önemli besin kaynağıdır. Son yıllarda artan kirlilik, balık popülasyonun azaldığını ve su içinde sineklerle beslenecek fazla canlı kalmadığını gösterir. 12 yıllık meslek hayatımda ilk defa Sakarya Nehri'nde görülen bu kadar büyük bir popülasyonla karşılaşıyorum. Dünyanın başka bir yerinde böyle bir doğa olayı ile karşılaşmadım. Rüzgar sirkülasyonu kesildiğinde toplanırlar ve güneyden kuzeye esen rüzgarla tüm sokakları kaplıyorlar."

(cnnturk.com'dan alıntıdır)

30 Temmuz 2009 Perşembe

BAŞLIKSIZ

Umutsuz hayaller tünelinde
Kayboldu sessiz çığlıklar
Nedensiz amaçların esiri
Sessiz, sedasız dibe vuruşlar

Ezberletilmiş hayatların önünde
Diz çöktü asi duruşlar
Askıdaki boş elbiseden ibaret
Asaleti sahte duruşlar

Gecenin karanlığında saklı
Prangalı varoluşlar
Gün ağırdığında bitti
Nice sahte duruşlar

Kurşunsuz silahlarda
Mermi olmuş cümleler
Nihanına varmadan
Ebedi cihana vardırışlar...

28 Temmuz 2009 Salı

Sünnet Erkeklere Sünnet

Kültüründe 'normal' veya 'geleneksel' sayıldığı için görünmeyen kadına yönelik şiddet biçimi hatta bir vahşet olduğunu düşündüğüm küçük yaşta kızların sünnet edilmesi Afrika’nın 28'den fazla ülkesinde uygulanıyor.Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği, Endonezya, Malezya ve Kuzey Irak'taki bazı kürt bölgelerinde de daha az olmakla birlikte sünnet geleneğine rastlanıyor.Bu ülkelerden gelen göçler nedeniyle kadın sünnetinin avrupa, Kanada, ABD, Yeni Zelanda ve Avustralya'ya taşındığı söylenen, uygulama kadınlara yönelik şiddetin en uç noktalarından biri bence.
Bu olayı yaşayan en bilinen örnek Ünlü top model Waris Dirie, bu vahşeti hayatının anlatıldığı kitapta şöyle paylaşmış:
Somali'de yaygın olan bir inanca göre kızların bacakları arasında, doğarken getirdikleri,ama temiz olmayan kısımları vardır.Bunların vücuttan uzaklaştırılması gerekir.Küçük bir kızlıktan kadınlığa geçiş olarak kabul edilmiş bu tören bizler tarafından büyük bir arzu ve endişeyle beklenir.
Sünnetimden bir gün önce annem bana tuvaletimin gelmemesi için fazla su yada süt içmememi söyledi.Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.
O an geldiğinde gün yeni ağırmaya başlamıştı ve biz epeyce uzaklaşmıştık.Artık kızların bu saatlerde nereye ve neden götürüldüğünü biliyordum.Çığlıkları duyulmamalı ve diğerlerini ürkütmemelilerdi.Annem yaşlı bir ağacın kökünden bir parça çekip çıkardı.Sonra beni kayanın üzerine oturttu.Bacaklarımı iki yana açarak arkama oturarak başımı göğsüne dayadı.Kollarımı arasına yerleştirdi.''ısır''
''canım yanacak!'' diye mırıldandım dişlerimin arasındaki kökle.Ayaklarımın arasına baktım ve çingene kadının hazırlandığını gördüm.Gözlerinde ölü bir bakış, yüzünde sert bir ifadeyle bana baktı.Sonra eski bir çantanın içini karıştırdı.Kocaman bir bıçak çıkartacağını beklerken küçük bir torba çıkarttı.İçinden çıkardığı jilete tükürüp elbisesine sildi.Annem bir eşarpla gözlerimi kapadı.
Sonra hissettiğim şey etimin kesildiğiydi.Kör jiletin bir ileri bir bir geri derimi biçerken çıkarttığı sesi duyabiliyordum.Bacaklarım titremeye başladı ve ben Tanrım çabuk bitsin diye yakarmaya başladım.Sonrasını hissetmedim çünkü bayılmışım.
Kendime geldiğimde bittiğini sandım,ama bu sefer en kötüsü başlamıştı.Katil kadın akasya ağacından kazıdığı dikenlerle derimde delikler açmak için kullandı, sonra kalın beyaz bir ipi deliklere geçirerek dikti.
İşte bu şekilde anlatmış Waris Dirie yaşadığı bu en kötü anı.Sonraki aşamaları da var tabi bu yaşananların.Merak edenler için kitabın adı Çöl Çiçeği.
Farklı kültürler , gelenekler, inanışlar...Bir yanım bu vahşete dur demek isterken diğer yanım inançlar karşısındaki çaresizliği kabulleniyor.Söylenecek, söylemek istediğim çok şey var ama yapacak birşey olmayınca sözler havada asılı kalıyor ...

26 Mayıs 2009 Salı

Nacizane Söylemlerim






''Maskelerin maskarası olmayı, maskaramın bulaşmışlığına yiğelerim...''



''Bazen ona benzediğim için babamdan, bana benzediği için oğlumdan nefret edesim gelir...''


''Söylemeye dilim varmazdı, daha otuzuma beş varken bile yirmili yaşlarımdan kopmaktan nasıl da korkardım. Ama nerden bilirdim ki yirminin başından sonuna kadar yaşadığım, bende varım dediklerimi otuzların her bir yılında katlanarak yaşayacağımı...''

'' Hiçbirimiz kendi hayatımızı seçebilerek gelmiyoruz bu dünyaya.Eğer böyle bir şansımız olsaydı kimse yaşlanmadan ölüm olan bir hayatı seçmezdi.
Ama doğum gibi ölümde hayatın bir gerçeği.
Kendimizin seçemediği hayatı bir basamak olarak kullanıp bunu kendi hayatımız haline getirebiliyorsak işte o anın insanın gerçek doğumunun olduğuna inanıyorum..''

''Seni eleştiriyor olmamın tek nedeni sana benziyor olmam...''


''Hiç bir zaman aceleci olmadım. Ama hiç bir şeyi de zamana bırakmadım...''

26 Nisan 2009 Pazar

FEMİNİSTMİŞİM


Yıllar önce okuduğum bir kitapta geçen Latin şair Lucian'ın sözü olan''aylaklık, zihni her yöne dağıtıyor''cümlesi o günlerden beri hafızama kazınmış en etkili cümledir.


Kendi hayatımdan yola çıkarak yapacağım yorumla çokta hak verdiğim bir cümle. Aylaklık hiç sevmediğim ama kısa bir boyutta yaşadığımdaysa tadına doyamadığım bir haldir.

Kişi amiyane bir tabirle aylak olduğu zamanlarda kimsenin veremeyeceği kadar zarar veriyor kendine. Sebepsiz yere oluşan kuruntular, üzerine vazife olmayan hadiselerle ilgilenmeler hatta aylak bir beynin etkisiyle yaratılan korkunç canavarlara bile şahit olmuşluğum var.

Ben beynimdeki aylaklığı keşfettiğimde, içine düştüğü tuhaflıkları ve saçmalıkları incelemek için zamanla onu tanıyıp hatta belki de utandırmak için yazmaya başladım. Tabii yazdıran etkenleri ve kişileri asla inkar edemem.Yazma konusunda çok büyük hedeflerim yok.Benim için bu dönemde( yalnız altını çizerek söylüyorum bu dönemlerde)yazmak sadece beynimi aylaklıktan kurtaran,ruhumu dinlendiren,iç hesaplaşmalarımı,dış dünyada ve kişilerde gözlemlediklerimi,beni güldüren ve de ağlatan şeyleri kusmak.İçimdeki bu bulantı veren hissi keşfettirene sonsuz teşekkür ederim.Zira tüm bu dolmuşlukla beynimin aylaklığı arasında sıkışmışken tam bir terapi etkisi yarattı.Aksi taktirde beynimin aylaklığı beni kuruntularla boğuşan bir hale getirmiş hatta yukarıda bahsettiğim boş beyin kurbanı bir canavar haline getirme yolunda hızla ilerletiyordu.Yalnız tek bir sorun var...

İstediğim kadar özgürce yazamamak.Kısıtlanmış kelimeler,hayal gücümden çıkan hikayelerin üzerime yaşanmışçasına etiketlenebileceği korkusuyla dar kalıplara sıkıştırmak zorunda olmam ve seçici davranma zorunluluğu hevesimi azaltmakta.Hayatımda yıllar boyunca yaşayamadığım ama sonrasında istediğim doğrultuda kavuştuğum özgürlüğüme bir gün yazılarımda da kavuşacağım buna eminim.Şimdi bazı yazılarım üzerine bana feministlik etiketi yapıştıranlara sesleniyorum.Eğer sadece kadın olduğum için yaşadığım toplumda bazı kurallar benim üzerimde kısıtlama yapıyorsa,şu yazıyı yazan bir erkek olduğunda belden aşağı yada yukarı şeklinde seçmeden her cümleyi rahatça kullanabiliyorsa,benim hayal gücümden çıkacak olmasına rağmen sahip çıkamadığım hikayelere,bir erkek yaşadığı halde sahip çıkabilip göğsünü gere gere anlatabiliyorsa evet şu dakikadan itibaren feministliğim konusunda sanırım haklısınız.Şunu da söylemeden geçemeyeceğim istediğim sadece bir erkeğin en azından yarısı kadar bir şeyleri rahatça dile getirebilmek.İstediğimin çok fazla olduğunu düşünmüyorum.Zira benim yol ortasında avuçladığım bir yerlerimi çekinmeden kaşımak,etraftakileri umursamadan kendimi rahatlatmak adına ağzıma geleni küfür babında söylemek hatta duvara işemek suretiyle yazı yazmak gibi bir talebim yok!

7 Nisan 2009 Salı

Sünnet Erkeklere Sünnet

Kültüründe 'normal' veya 'geleneksel' sayıldığı için görünmeyen kadına yönelik şiddet biçimi hatta bir vahşet olduğunu düşündüğüm küçük yaşta kızların sünnet edilmesi Afrika’nın 28'den fazla ülkesinde uygulanıyor.Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği, Endonezya, Malezya ve Kuzey Irak'taki bazı kürt bölgelerinde de daha az olmakla birlikte sünnet geleneğine rastlanıyor.Bu ülkelerden gelen göçler nedeniyle kadın sünnetinin avrupa, Kanada, ABD, Yeni Zelanda ve Avustralya'ya taşındığı söylenen, uygulama kadınlara yönelik şiddetin en uç noktalarından biri bence.
Bu olayı yaşayan en bilinen örnek Ünlü top model Waris Dirie, bu vahşeti hayatının anlatıldığı kitapta şöyle paylaşmış:
Somali'de yaygın olan bir inanca göre kızların bacakları arasında, doğarken getirdikleri,ama temiz olmayan kısımları vardır.Bunların vücuttan uzaklaştırılması gerekir.Küçük bir kızlıktan kadınlığa geçiş olarak kabul edilmiş bu tören bizler tarafından büyük bir arzu ve endişeyle beklenir.
Sünnetimden bir gün önce annem bana tuvaletimin gelmemesi için fazla su yada süt içmememi söyledi.Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.
O an geldiğinde gün yeni ağırmaya başlamıştı ve biz epeyce uzaklaşmıştık.Artık kızların bu saatlerde nereye ve neden götürüldüğünü biliyordum.Çığlıkları duyulmamalı ve diğerlerini ürkütmemelilerdi.Annem yaşlı bir ağacın kökünden bir parça çekip çıkardı.Sonra beni kayanın üzerine oturttu.Bacaklarımı iki yana açarak arkama oturarak başımı göğsüne dayadı.Kollarımı arasına yerleştirdi.''ısır''
''canım yanacak!'' diye mırıldandım dişlerimin arasındaki kökle.Ayaklarımın arasına baktım ve çingene kadının hazırlandığını gördüm.Gözlerinde ölü bir bakış, yüzünde sert bir ifadeyle bana baktı.Sonra eski bir çantanın içini karıştırdı.Kocaman bir bıçak çıkartacağını beklerken küçük bir torba çıkarttı.İçinden çıkardığı jilete tükürüp elbisesine sildi.Annem bir eşarpla gözlerimi kapadı.
Sonra hissettiğim şey etimin kesildiğiydi.Kör jiletin bir ileri bir bir geri derimi biçerken çıkarttığı sesi duyabiliyordum.Bacaklarım titremeye başladı ve ben Tanrım çabuk bitsin diye yakarmaya başladım.Sonrasını hissetmedim çünkü bayılmışım.
Kendime geldiğimde bittiğini sandım,ama bu sefer en kötüsü başlamıştı.Katil kadın akasya ağacından kazıdığı dikenlerle derimde delikler açmak için kullandı, sonra kalın beyaz bir ipi deliklere geçirerek dikti.
İşte bu şekilde anlatmış Waris Dirie yaşadığı bu en kötü anı.Sonraki aşamaları da var tabi bu yaşananların.Merak edenler için kitabın adı Çöl Çiçeği.
Farklı kültürler , gelenekler, inanışlar...Bir yanım bu vahşete dur demek isterken
diğer yanım inançlar karşısındaki çaresizliği kabulleniyor.Söylenecek, söylemek istediğim çok şey var ama yapacak birşey olmayınca sözler havada asılı kalıyor ...

Tuhaf Halim

Dışarda sağnak yağışlar altında sıçana dönmüş insanlara her zaman ki gibi sevgiyle değil garip bir tiksintiyle bakıyorum.Sanki şu an ki ruh halimin sebebi onlarmış gibi.
Oysa ki son iki saat öncesine kadar ne kadar huzurlu ve mutluydum.Şimdi ise yüksek bir dağın tepesinde en yüksek sesimle çığlıklar atmak bile belki beni sakinleştirmeyecek.
Aslında bir sinir harbi değil bu hal.Yine ruhum bedenimin ırzına geçti.Elimin, kolumun onun yani ruhumun tarafında bağlanmış olması hiç bir şeye yetemememin sebebi.
Çok da umursamıyorum aslında artık bu hali.Küfür lugatında saklı en ala kelimelerle oluşturulacak iki anlamlı cümleyle bu hali yok edecek güce geleli yıllar oldu ya,yinede yakışmaz terbiyemize,yetişme tarzımıza diye susmak var:)))
Çok fazla uzatmayacağım lafı ama ne bileyim paylaşasım geldi belkide yazarak rahatlıyasım.İki saat sonra en huzurlu halimle elimde kahvem bacaklarını uzatmış keyif yapıyor en sevdiği kitabı okuyor olacağım için bu ruh haliyle kimsenin kafasını yormaya gerek yok.Haydi kalın sağlıcakla.....

11 Şubat 2009 Çarşamba

GECENİN KARANLIĞINI AYDINLATAN BİR SANDIĞIM


Bazı günler gece olmasından korkardım.Nedeni mi? Belirsiz.
Aslında kendimin bile tam olarak cevaplayamadığı bir çekince yaşanırdı içimde.Sanki gün kararıcak ve asla aydınlanmayacak gibi gelirdi.Hemen uyumak isterdim.Hemen uyuyayım ki bitsin bu karanlık yeniden aydınlığa kavuşayım diye düşünürdüm. Sonra gün ağırırdı.Günü aydınlatan güneşin ilk ışıklarıyla sıçrarcasına uyanırdım. Oh derdim kendi kendime ohhh çok şükür yine sabah olmuş bitmiş karanlık,o zifiri karanlık adeta sonsuzluk gibi gelen gecenin ürkütücü karanlığı bitmiş...
Sonra tıpkı Amerika'nın ilk dönemindeki halkını anlatan devirlerde ,yada ne bileyim İskoç filmlerinden bir sahnede, yada gerilimli bir filmde saçları örgülü kızın karşısına çıkan tozlu sandık tarzında kocaman bir sandık çıktı bir gün karşıma. Çok uzun yıllardır açılmamış olduğu üzerindeki tozdan belliydi. İçindekileri görmek için tuhaf bir merak içindeydim ama bir yandan da birilerine yakalanma endişesi vardı. İzinsizce girmiştim çünkü anılar odasına. Önce özenle üzerindeki tozları temizledim.
Lanet olsun nasıl bir kilit bu! Açılmıyor bir türlü...
Acaba hiç açmasammı ki? Ya içinde beni ürkütecek şeyler varsa? Aman alt tarafı bir sandık işte olsa olsa bir kaç zamanında önemli olan kağıt parçası, belki çaput değerinde bir kaç giyecek vardır.Yada belkide boştur!Olamazmı?Belkide bomboş bir sandıktır.Orada öylece kullanılacağı zamanı bekleyen anlamsız boş bir sandık!
Tüm merakımla dizlerimin üzerine çöktüm, tek gözümü kıstım ve diğeriyle en keskin bakışımı atarak anahtar deliğinden sandığın içine baktım. Birden ürktüm. Gördüklerimle yüzleşmem çok kolay olmadı. Aslında pek çoğunu sanki daha önce hiç görmemişcesine silmişti beynim. Araya karışmış bir kaç bana ait olmayan şey vardı.
Hemen tüm ağırlığına rağmen kucakladım o sandığı ve bir daha yanımdan hiç ayırmadım. İşte o gün bu gündür aralayarak o sandığı ufak tefek şeyler çıkarır içinden sonra yeniden sıkıca kaparım. Çıkardıklarımla uzun uzun hesaplaşır, bazen nefret eder, bazen afferin be bana neler başarmışım derim.
İşte kendimle yüzleştiğim, hesap sorduğum anların cevaplarını bulduğum, herkesle, herşeyle barıştığım, sevmeyi en önemlisi kendimi sevmeyi öğrendiğim o günden beri geceleride sever oldum ve gecelerde sandığımdan çıkardıklarımı, artık gülüp geçtiklerimi yazar oldum. Gecem aydınlandı ve ben yeniden doğdum.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Rüzgar saçlarının bir kısmını gizleyen eşarbını savurup yüzüne daha bir kuvvetle çarptıkça yanaklarının dağlandığını hissediyordu. Aşağıya bakmıyordu. Bakarsa korkup vazgeçebileceğini düşünüyordu.Bir an elinde sımsıkı sıktığı çöp poşetinin unutmuş olduğu varlığını hissetti.O an unutmaya çalıştığı herşey yeniden gözlerinin önünde tüm çıplaklığıyla canlandı.
Kızının lösemi olduğunu ilk duyduğu anda vermesi gereken tepkiyi verememiş zaman geçtikçe, tedavi sürecinde yaşananların etkisiyle sürekli daha kötüsü ne olabilir ki demekten kendini alıkoyamaz hale gelmişti.
Uzun soluklu tedavi aşamalarının ardından ilerlemiş olan lösemi maalesef ki cevap vermiyordu bu çabalara.Son bir çaremiz kaldı demişti doktorlar, İlik nakli...
Baba evdeki diğer kızını da alarak onlara çok uzakta olan bir şehirde evlemiş olan kızını alıp getirmek üzere yola koyulmuştu.Hep beraber dönüş yolculuğu yaptıkları esnada büyük bir kaza geçirip ve hayatlarını kaybettiler.
Nakil yapılamadığı için lösemili kızınıda kaybeden Ümmühan içinde kızının eşyalarının bulunduğu siyah poşetle hastane kapısında şaşkınca ve boş bakışlarla etrafa bakınırken bir anda artık elindeki poşetin içinde bulunanlardan başka sahip olduğu bişeyin kalmadığını düşündü kısa bir an.
Daha kötüsü olmuştu. O an ki ruh yapısıyla bunu düşünmesi mümkün değildi ama o karmaşık zihninde bir yerlerde nasıl olduysa bir an kızının hastalık aşamasında ; ''bundan kötü ne olabilir ki'' diye defalarca yakardığı geldi hatırına.
Hastanenin çatısına çıktığı anıysa hiç hatırlamıyordu.
Artık vakti geldi diye düşündü bir gidip bir gelen belleğinde. Yavaşça öne doğru süzüldü yere baktığında sanki onu çağırıyordu. Hissetiği tam olarak buydu ...

7 Ocak 2009 Çarşamba

Sen Özelsin!... İnanmazsan Parmaklarının Ucuna Bak!

Kendimi ne zaman aciz ve işe yaramaz hissetsem, aynı duyguları hissettiğim bir anda eski bir dostun uzun zaman önce söyledikleri gelir aklıma. Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar.

Bana; "Kendini her aciz ve işe yaramaz hissettiğinde, parmağının ucuna bak!" demişti. O sıra o kadar üzgün ve duygularımın içinde o denli kaybolmuştum ki, kendi sesimi bile tanıyamaz bir halde çok kısık bir ses tonu ile "Neden" demiştim.

"Çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde başka hiç kimsede yok" demiş ve eklemişti, "Sen özelsin. İnanmazsan parmaklarının ucuna bak!" Birden sanki dirilmiştim. Evet, ben özeldim.

Herkes aslında özeldir. Ama beni o günden sonra diğerlerinden ayıran tek ayırt edici özelliğim kendimin özel olduğumun farkında olmamdı.

Hala karamsarlığa düştüğümde, bazen umutsuzluklarla boğuştuğumda o dostumu hatırlar ve parmağımın ucuna, yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime "Sen özelsin. Bunların hepsini atlatırsın." derim.

Yine aynı dostum bir karar aşamasında olduğum bir gün bana; "Önce ne istediğini iyi belirle" demişti ve eklemişti, "Sonra o istediğine ulaşmak için ne gerekiyorsa yap!"
Sonra da elini tam üç kez gözlerimin önünde çırpmış ve bana "Ne oldu şimdi?" diye sormuştu.
Ben de anlamsız bakışlar ile yanıt vermiştim. "Ne oldu?" "Üç saniye hayatından uçtu gitti ve hiçbir şey o üç saniyeyi geri getiremez" demişti...

Ve eklemişti; "Hayatı, istediklerine ulaşmak için harca, bir gün arkana dönüp baktığında uçup giden o saniyelerin bomboş bir ömür haline geldiğini görmek istemiyorsan tabii!"

Farkındasınız değil mi? Hayatlarımız saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmüş, akıp gidiyor. Ve biz akan bir saliseyi bile geri dönüp tekrar yaşayamıyoruz. Onları geri getiremiyoruz. Aynaya baktığımızda her gün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acımasızca akıp giden dakikaların izini, birer kırışıklık olarak seyrediyoruz.

Peki biz hayattan ne bekliyoruz? Beklentilerimiz için varımız yoğumuz ile savaşıyor muyuz zaman denen acımasız düşmanla? Oysa parmaklarınızın ucuna bakın bir kez.

Sonra da parmaklarınızı üç kez şıklatın. Orada gördüğünüz parmak izleri sizden başka kimsede yok ve parmaklarınızın ucundan çıkan o ses hayatınızın bomboş geçmiş üç saniyesi oldu, geçti gitti işte...

Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz... O zaman hayattan beklediklerimiz de bize layık olmalı, özel olmalı, ulaşılması için savaşa değer olmalı.

Zaman denen canavar galip gelmeden, biz hayattan beklentilerimize ulaşmalıyız ki, geçip giden zamana rağmen, geriye dönüp baktığımızda kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulaşmanın hazzı ile zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümse ile nanik yapabilelim...

Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptınız? Beklentileriniz için bir uğraş, savaş verdiniz mi? Yoksa zamanın sizi yenmesine seyirci mi kaldınız? Mesela özel eski bir dostu aradınız mı bugün?

Bu kısa ama çok anlamlı hayat derslerini veren dostumu kaç zamandır aramadığımı düşündüm tüm bunları yazarken... Yerimden kalktım ve telefon ile o dostumu aradım.
Çok mutlu oldu...
"Ne zamandır sesini duymamıştım, hangi dağda kurt öldü?" dedi.
Ben de "Özel birini aramak istedim, aklıma sen geldin" dedim ve sonra ekledim:

"Ve ellerimi üç kez çırptım, geçen zamanı geri getiremediğimi görünce belki de seni arayacak başka bir üç saniyem olmayacak, şu anda aramazsam deyip seni aradım" dedim.
Çok mutlu oldu. Bir dostun mutluluğu ile ben de mutlu oldum. Dostumla telefon konuşmamı bitirip klavyenin önüne oturduğumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı.

Özel birini arayıp, dakikaları geri getiremeyeceğim bir hayat içinde istediğim bir şeyi yapmanın huzuru ile yani mutlu bir yürekle tekrar yazmaya başladım. Ve zaman denen sinsi düşmana bir nanik yaptım.
"Acımasızca akıp gidiyorsun ama ben seni hissediyorum, istediğim hiçbir şeyi ertelemiyorum ve istediklerimi elde etmek için hayatla savaşıyorum" der gibi mutlu idim.

Siz hala ne duruyorsunuz?
Koşun telefona, bir dostunuzu arayın. Birine e-posta gönderin. Onu sevdiğinizi hissettirin. Onun mutluluğu ile mutlu olun.

Ellerinizi üç kez çırpın ve düşünün hayatınızdan üç saniye, boş bir sayfa gibi koptu gitti işte.

Oysa siz özelsiniz ve size layık bir hayatı hak ediyorsunuz. Size layık mutlulukları hak ettiğiniz gibi.

İnanmazsanız parmaklarınızın ucuna bakın!

(Alıntı)

5 Ocak 2009 Pazartesi

BAHARATLI HAYAT


En sevdiğim yemek gibi desem yalan olmaz hayatımı tanımlarken. Hani bazen doyamazsınız tadına, bir tabak daha, bir tabak daha yersiniz de artık çatlama durumuna geldiğiniz için durursunuz.
Ama bazen de bunun tam aksi olur en sevdiğiniz yemek bile yavan gelir size tad olarak. Belki sıkıldığınız için o tatdan belki de malzeme eksikliğinden.
Bağaratlar koşar işte o zaman imdadına o yemeği yiyenin.
Kimi zaman acı biberli benim hayatım kimi zamansa tatlı toz biberli. Bu aralar mı?
Bu aralar naneli. Ama aklınıza hemen olumsuzluk gelmesin. Nane de yakıştı hani bu yemeğe. Belki de ben naneyi sevdiğim için böyle düşünüyorum.
Ne olursa olsun hayatı, hayatımı, bana yeni bişeyler katan her yeni günü, öğrenmeye doymayan beni çok ama çok seviyorum...