Hayat bazen bitmek bilmeyen bir yapılacaklar listesi gibi üzerimize yığılırken, aslında en büyük ustalığın eylemsizlik olduğunu fark etmek ne garip değil mi? Yıllarca başkalarının hayatındaki pürüzleri gidermeyi, herkesin yolunu çiçeklendirmeyi bir görev, hatta bir sevgi gösterisi sandık. Oysa şimdi anlıyorum ki; her müdahale, bir başkasının kendi hikâyesini yazma hakkından çalmakmış.
Son zamanlarda kendime sık sık hatırlattığım bir şey var: Sınırlar, kalpleri birbirinden uzaklaştırmak için değil, ruhu korumak için çizilir. Kendi içimize yaptığımız o yolculukta, bazen eski alışkanlıklarımızı, o her şeye yetişme telaşımızı bir kenara bırakmamız gerekiyor. Ben buna ruhsal bir budama diyorum. Fazlalıklarımızdan, başkalarına ait sorumluluklardan ve yetersizlik hissinin o boğucu gölgesinden sıyrıldıkça, geriye sadece saf, yalın ve huzurlu bir ben kalıyor.
Geceleri uyumadan önce bir fincan çay eşliğinde defterimin başına geçtiğimde, şükredecek ne çok şey olduğunu görüyorum. Sadece büyük başarılar değil; tencerede pişen yemeğin kokusu, bir dostun samimi selamı ya da sadece o an orada, o nefesin içinde var olabilmek...
Yaşam, biz onu kontrol etmeye çalışmadığımızda kendi ritmini buluyor. Tıpkı bir şarkının notaları gibi; şan dersindeki o doğru sesi aramak gibi, bazen en güçlü ses, en sakin kalabildiğin anda ortaya çıkıyor.
Bugün kendinize bir alan açın. Hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan, sadece olduğunuz halinizle ne kadar kıymetli olduğunuzu bilerek...


