21 Nisan 2026 Salı

DÜNYA DÖNERKEN DURDUĞUMUZ YER



 

Bugün kitabımı okumak için evdeki en sessiz köşeyi, oğlumun odasını seçtim. O üniversitede olduğu için şimdi boş bekleyen bu oda; sessizliği ve sakinliğiyle benim sığınağım, okuma ve yazma alanım oldu. Kitabımı okurken çalışma masasında duran dünya şeklindeki küre masa lambasını açtım. Işığın etrafı yumuşacık aydınlatmasını izlerken gözüm o hiç dönmeyen dünya küresine takıldı. Hiç dönme telaşı yoktu, olduğu yerde vakur ve huzurlu duruyordu. Onun bu sükuneti bana gerçek dünyanın ne kadar aceleci ve telaşlı davrandığını düşündürdü.
​Dünya, kapının ardında sanki bir yere geç kalıyormuş gibi baş döndürücü bir hızla dönerken; bazen tek sığınağımız o lambanın ışığında bir fincan kahvenin soğumasını ya da bir sayfanın bitmesini bekleyecek kadar durabilmek oluyor.
​Hepimizin zihinleri bu aralar epey yoğun malumunuz. Kendi zihinlerimdeki karmaşaları, bir dikiş kutusunun dibinde birbirine dolanmış renk renk iplere hatta şu an kitabımın arasında duran ebru desenli ayracın renklerine benzetiyorum. Ucu nerede, hangi renk hangisinin içinden geçmiş belli değil; ama hepsi sonunda tek bir sayfada, tek bir hikâyede buluşuyor. Karmaşık olsa bile çözülmeyen hiçbir hal olmamış şimdiye kadar, öyle değil mi?
​Tüm bunları düşünürken ve yazarken pencerenin ötesinde rüzgârla esneyen o ağaç dalına takıldı gözüm. Eğiliyor, bükülüyor ama kırılmıyor. İnsanın hayat karşısındaki o ince ama dirençli duruşunu hatırlatıyor bana. Biz de o dal gibi, dışarıdaki devasa kalabalığın içinde kendi ritmimizi bulmaya çalışıyoruz. O durma anında insanın aklından en çok onarılan yerlerinin güzelliği geçiyor. Hayat bizi bazen hırpalasa da, o karışık iplerden en sağlam olanı seçip sökülen yerlerimizi diktiğimiz o anlar aslında bizi biz yapmıyor mu?
​Ruhumuzdaki, karakterimizdeki o dikiş izleri saklanacak kusurlar değil; yaşanmışlığın asıl motifleridir. Dünya tüm hızıyla döne dursun, benim kahvem tam içilecek kıvama geldi. Zihnimdeki ipler hâlâ biraz karışık olabilir ama masamdaki o hiç dönmeyen dünya küresinin sakinliği gibi, bu durma anının içindeki dengeyi çok seviyorum. Aceleye gerek yok; dışarıdaki dünya zaten yeterince hızlı dönüyor.
​Sayfaların arasında duran o ebru desenli ayraç, yıllar önce kendi ellerimle sabırla ebru teknesinden çıkardığım bir hatıradan... Tıpkı o ayraç gibi, hayatın karmaşasından kendi renklerimizi çekip çıkarmak ve o renklerle kendi ritmimizi yaratmak, ruhun en dingin şifası bence.
​Haydi kalın sağlıcakla...

8 Nisan 2026 Çarşamba

BİR HELALLİK MESELESİ

 


Kendime olan bir borcum vardı. ​Tam beş yıl önce bugün bu borcu ödemek için aynanın karşısına geçtim ve uzun zamandır ertelediğim o konuşmayı yaptım. Dışarıdaki herkese gösterdiğim o nezaketi, o anlayışı en çok borçlu olduğum kişiden esirgemiştim.  O gün kendimden  şu cümlelerle helallik istedim.

​"Çok yordum seni," dedim içimdeki o hiç susmayan ama hep duymazdan gelinen sese.

​Gereksiz işlerle, sonu gelmeyen ayrıntılarla, aslında hiçbir yere varmayan beyhude laflarla ve en çok da hayatımda kalabalık etmekten başka hükmü olmayan gereksiz insanlarla yordum seni. Bazen de sevgisi bende baki olan, varlığı benim için gerekli dediğim insanların gereksiz hallerine takılıp kaldım; onların yükünü senin sırtına bindirdim.

​Umursamam gereken her şeyi sanki birer hayati zorunlulukmuş gibi kucakladım. Hatta bunu bir hayat felsefesi sandığım, "ben buyum" dediğim anlar oldu. Sonra ne mi oldu? O kucakladığım her şeyin ağırlığı altında yavaş yavaş ezildim.

​Aslında sen beni hep uyardın. Bazen derin bir sessizlikle küstün, bazen içsel çığlıklarla isyan ettin. Seni hiç duymadım diyemem; duydum, gördüm, hatta her sızını hissettim. Ama yine de devam ettim. Olgunlaşmanın yolunun bu ağır yüklerden, bu yorgunluklardan geçtiğine inandırdım kendimi. Pişmek için yanmak gerekirdi ya, ben ateşi harladıkça harladım.

Sabrı, tahammülle karıştırdım.

​Gerekmeyen yerlerde sergilediğim o uçsuz bucaksız tahammülü sabır sandım. Ruhumu törpüleyen o gereksiz hoşgörü yüzünden, asıl sabır göstermem gereken yerlerde anlamsız tahammülsüzlükler sergiledim. Dengemi şaşırdım.

​Tüm bu karmaşa, kendimi gerçekten sevmeyi öğrenmeye başladığım o eşikte duruldu. Geçtiğim yollar, seçtiğim sapaklar belki doğruydu ama ben o yolları yürürken bazen tabelaları yanlış okudum. Çok ezdim seni, çok hırpaladım canım kendim. Ruhunu ağır düşüncelerle, bedenini ise umarsızca yiyip içtiklerimle yordum.

​Ama toydum işte. Tecrübe dediğimiz o ağır işçiliğin, insanın en çok kendisine vurduğu darbelerden oluştuğunu bugün anlıyorum.

​Şimdi tüm o yorgunlukların, o içsel dövüşlerin hatırına, bugün benden esirgemediğin o nefesin hürmetine; hakkını helal et kendim.

​Bundan sonrası, o yorgunlukları dindirme ve seni el üstünde tutma vaktidir.

Bu cümlelerle kendimden helallik aldım ve  kendimi ve bedenimi sevmeyi seçtim.  Kendimi sevdikçe dünyam değişti, ruhum ve bedenim en güzel haline erişti.