Duygusal bağımlılık…
Bazen bir insana, bazen bir duyguya, bazen de bize iyi gelmeyen bir ilişki dinamiğine tutunmak demektir. Belki bir arkadaş, belki sevgili, belki eş yada bir yakınımız.
Kendi bütünlüğümüzü bir başkasının ilgisine, sevgisine, varlığına bağlamak. Onun olmaması hâlinde içimizin boşalacak gibi hissetmesi…
Ve çoğu zaman, bizi üzen şeyden kopamayıp yine de ona geri dönmek.
Bu durum, “zayıflık” değil; çoğu zaman içsel eksikliklerimizin, görülmek ve sevilmek isteğimizin kendine yanlış bir adres bulmasıdır.
Kendinden kopmak, başkasına bağlanarak tamamlanmaya çalışmak…
İşte döngü tam da burada başlar. Hayat bazen bizi fark ettirmeden aynı sahnenin içine bırakır.
Aynı duygular…Aynı kırılmalar…Aynı hikâyeyi yeniden yaşarmış gibi bir his…
Ve sonra içimizden sakin bir soru yükselir:
“Neden ben bunu tekrar yaşıyorum?”
“Ben nereye takılıyorum?” diye sormak…
Belki de en zorlayan, ama en özgürleştiren adım…
“Hayır” demek.
Kendini suçlu hissetmeden geri çekilebilmek. Kendi enerjini korumayı öğrenmek.
Zamanla anlarsın ki:
Sınır koymak, kendini koruduğunu ilan etmektir.
Bu, sevginin en sade ve en temiz hâlidir. Bu süreçte kendine şefkat göstermek de çok önemlidir. Çünkü değişim her zaman yumuşak ilerlemez.
Kendini yargılamadan…
Olduğun gibi hissederek…
Küçük adımlarını fark ederek…
İçsel dengenin elinden tutarak ilerlersin.
Ve bilirsin ki hiçbir yolculuk tek başına tamamlanmak zorunda değildir.
Bir dost, bir rehber, bir terapist…
Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen bir sessizlik bile insana nefes olur.
Her fark ediş, her sınır, her içsel yaklaşım seni biraz daha özgürleştirir.
Ve bir gün…
Hiç kimseye tutunmadan ayakta durduğunu fark edersin.
Geçmişin seni yönlendirmediğini…
Kendi ışığının yolu aydınlattığını…


2 yorum:
Nil Hanım, kalemine ve derinliğine sağlık. Yazını okurken sanki aynanın karşısına geçmişim de kendimle en dürüst randevuma çıkmışım gibi hissettim. Özellikle "zayıflık değil, içsel eksikliklerimizin yanlış bir adres bulması" tespitin, insanın kendine duyduğu o gizli kızgınlığı yatıştıran çok şefkatli bir dokunuş olmuş.
Yazında bahsettiğin o "aynı sahnenin içine düşme" hali o kadar tanıdık ki... :( İnsan bazen dekor değişse de oyuncuların hep aynı maskeyi taktığını çok geç fark ediyor. Ama tam da burada zihnimde bir soru canlandı:
peki o meşhur 'sınır' meselesine geldiğimizde; kendimizi korumak için çizdiğimiz o çizgi, bazen sevdiklerimiz tarafından soğukluk veya eskisi gibi olmamak olarak algılanabiliyor. Kendi sesimizi duymaya başladığımızda çevremizden gelen bu 'Değiştin' baskısına karşı, suçluluk hissetmeden o içsel sükuneti nasıl koruyabiliriz? Yani kendimize dürüst olurken, başkalarının hayal kırıklıklarını sırtlanmamayı nasıl öğreneceğiz?"
Kalbine, dikkatine sağlık. Yazdıklarımın sende bu denli yankı bulması beni çok mutlu etti.
Sorduğun o başkalarının hayal kırıklığını sırtlanmama meselesi, aslında özgürleşmenin en keskin virajıdır. Bizler genellikle iyi insan olmayı, başkalarının beklentilerini karşılamakla eş tutarak büyüyoruz. Bu yüzden sınır çizdiğimizde hissettiğimiz o suçluluk duygusu, aslında bizim kötü biri olduğumuzun kanıtı değil; sadece eski yazılımımızın (o bağımlı parçamızın) bir alarm vermesidir.
Şunu hatırlamak çok önemli: Senin sınırın, karşındakinin sınavıdır.
Onlar değiştin dediklerinde aslında şunu demek istiyorlar: "Eskiden seni daha kolay yönetebiliyordum, şimdi kendi merkezindesin ve bu benim işime gelmiyor." İşte tam o anda, o suçluluk duygusunun sana ait olmadığını fark etmelisin. O duygu, karşındakinin senin üzerindeki eski hakimiyetini kaybetme huzursuzluğudur.
Kendi sükunetini korumak için kendine şu cümleyi fısıldayabilirsin: "Başkalarını hayal kırıklığına uğratma pahasına, kendime sadık kalmayı seçiyorum."
Çünkü biz kendimizi feda ederek kimseyi gerçekten iyileştiremeyiz. Ancak biz tam ve bütün olduğumuzda, çevremize de gerçek bir sevgi verebiliriz.
Başkalarının hayal kırıklığı onların sorumluluğundadır, senin değil. Sen sadece kendi bahçeni temizlemekle yükümlüsün.
Bu yolda yürümeye devam Ezgi... Sevgilerimle.
Yorum Gönder