6 Temmuz 2025 Pazar

 BAŞLANGIÇ: ZAMAN YIRTIGI

Her şey 8 gün önce başladı. Ya da 10. Tam hatırlayamıyordu . Zaman, çekmeceden düşen yırtılmış  bir takvim yaprağı gibiydi. Takvimde 3 Temmuz yazıyordu, ama telefon her sabah 4 Temmuz'da uyanıyordu. Ve her sabah saat tam 08:37'de.

Telefonun alarmı hep aynı sesi çalıyordu. Dışarıdan gelen çocuk sesleri, uzaktan geçen motosiklet, manavın seslenişi... Hep aynı. Televizyondaki haber sunucusu bile her sabah aynı cümleyi kuruyordu:

"Bugün 4 Temmuz. Saat 08:37. Günaydın."

Sürgülü dolabın kapağını açtığında her sabah aynı notu buluyordu:

"Beni unutma. Henüz uyanmadın."

Kenan bu notu yazmamıştı.

Şuursuzca bir umutla, gece boyunca yatak başındaki kamerayla kendini kayda aldı. Sabah izledi. Saat 02:14'te ekran bir saniyeliğine kararıyordu. Ekran geri geldiğinde yatak boştu. Kenan yoktu. Ama ses vardı. Tıslayan bir nefes sesi. Ardından bir fısıltı:

"Kenan.. Geç kaldın..."

Bazı sabahlar not farklı yerlerde oluyordu. Komodinde, aynada, hatta bir keresinde buzdolabının içinde. Bir sabah notun altına ikinci bir satır eklenmişti:

"Kameraya güvenme. O uyanık."

Bir başka sabah posta kutusunun kenarına sıkışmış bir kağıt buldu. El yazısı tanıdıktı:

"Bugün birini göreceksin. Gözlerine bakma."

Kenan, bir sabah kitaplığın önünde dikildi. Raflarda bir şeyler değişmişti. Araya sıkışmış eski bir fotoğraf buldu: Kardeşiyle kazadan önce çekildikleri fotoğraf. Ama farklıydı. Kazak rengi değişmişti. Pozlar farklıydı. Oysa o anıyı net hatırlıyordu.

Öte yandan, evdeki fotoğraf çerçevesindeki aynı fotoğraf da değişmişti.

Kenan, kısa bir süreliğine şu gerçeğin farkına vardı: "O gün kazanın sabah olduğunu sanıyordum. Ama fotoğraflardaki gölgeler... Güneş batıyordu."

Aynaya yaklaştı. Bu sefer yansıması birkaç saniye gecikmeli hareket etti. Sonra kendi kendine konuşmaya başladı:

"Kitaplığa dokunma. Fotoğraflara güvenme. Sen yalnız değilsin ama hangi sen sensin, bilmiyoruz.''

Her sabah farklı detaylarla uyanıyordu.

Birinde kitaplıkta kitap yoktu.

Birinde tüm fotoğraf çerçeveleri boştu.

Birinde galeride aynı fotoğrafın yüzlerce versiyonu vardı: Kenan yok, kardeşi yok, ikisi de yabancı gibi...

Her versiyonunda farklı bir Kenan vardı:

Biri kardeşiyle yaşıyor ama sakat.

Biri yalnız ama başarılı.

Biri kazayı hiç yaşamamış.

Ama hepsi aynı saatte uyanıyordu: 08:37.

Bir sabah mutfaktan kardeşinin sesi geldi: "Kahve ister misin?"

Kenan sessizce mutfağa gitti. Kardeşi sırtını dönmüş kahve koyuyordu. Masada bir not vardı. Bu kez yazı bilgisayar fontundaydı:

"Sonsuz olasılık içinde sadece biri GERÇEK. Ama gerçek olan, yaşanabilir olan değil. Kalırsan unutacaksın. Gidersen seni kimse hatırlamayacak."

Kardeşi döndü, göz göze geldiler. Kenan onun gözlerinde kendi bakışını gördü. Bu "kardeş" aslında onun parçasıydı.

Aynaya yürüdü. Yansıması konuştu:

"O gün kararı ben verdim. Onu silmek zorundaydım. Ama acıyı sen yaşıyorsun."

 Kenan karar verdi. Ellerini yüzüne sürdü. Görüntü karardı.

Bir hastane odası. Beyaz duvarlar. Saat 08:37. Kenan komadaydı.

Yanında biri ağlıyordu. Kardeşi. Yaşıyordu. Hemşire geldi:

Kenan'ın kardeşinin kulağına eğildi ve fısıldayan bir sesle : "Hâlâ uyanmadı ama yoğun elektriksel aktivite var. Sanki başka bir dünyada yaşıyor."

Kenan'ın sımsıkı halde olan avucuna, nasıl ve ne zaman olduğu bilinmeyen bir şekilde bir not sıkıştırılmıştı: "Kenan, lütfen dön. Hangi gerçeklikteysen, oraya ait değilsin. Burada seni bekliyoruz." 

SON

Ve böylece Kenan’ın zamanı durdu.

Saat 08:37’ye takılı kaldı… Tıpkı bazı soruların cevap ararken aklımızda donup kalması gibi.

Bu satırlarla hikaye tamamlandı.

Ama bu son benim için bir başlangıcın adımı...

Bir süredir kelimelerin beni götürdüğü yeni bir yolun eşiğindeyim. Bu yolda uzun zamandır gizlice biriktirdiğim hikayeler  oldu. Hikayelerimden biri olan yukarıdaki hikaye artık sayfalar arasında kendi dünyasını kurmak için kıpırdanıyor. Sessizce doğacak bir yolculuk bu. İçimdeki aynalara bakıyorum ve ne göreceğimi ben de tam bilmiyorum.

Şimdi burada size dönüp sormak istiyorum:

Böyle bir yolculukta yanımda olur musunuz?

Ben yazmaya başlarken sizin bir “devam et” fısıldamanız, belki de en büyük itici güç olacak.

Buraya kadar geldiyseniz, bir iz bırakın.

Bir yorum, bir kelime, bir işaret. Çünkü yazmak birinin yüreğine dokunduğunu bilince anlam kazanıyor.

Ve kim bilir…

Belki bir gün bu hikâyeyi, çok daha derinleşmiş ve başka kapılar açmış bir romanın içinde okursunuz.


25 Haziran 2025 Çarşamba

AYNI RÜYAYI GÖREN RUHLAR GERÇEKTEN VAR MI ?



Rüya, bilinçaltı ve sezgisel bağlantılar ...

Bazı zamanlar vardır (zamanlar olarak genelliyorum çünkü sadece gece değil gündüz uykularını da katıyorum) gördüğünüz rüyanın bir rüyadan ibaret olmadığını hissederiz. Sanki başka bir dünyanın kapısı aralanmış gibi . Bir ses, bir yüz, bir yer...
Bunu belki de bir çoğumuz hayatında bir kez bile olsun tecrübe etmiştir. 

Ama en ilginç olanı, o rüyayı sadece senin görmediğini öğrenmendir. Sanki başka biriyle aynı sahnenin oyuncusu olmuşsundur. Ya da seyirci koltuğuna oturmuş ve sahnelenen oyunu seyreden iki ayrı ruh olarak gördüğün rüyayı adeta izlemişsindir.  
Aynı rüya, iki ruh ...
 
Ben bunu defalarca tecrübe edenlerden biriyim ve en çok da bu nedenle bu yazıyı yazıyorum.

Rüyaların sadece bilinçaltında bulunan düşünceler, duygular ve deneyimlerin uykuda ortaya çıkışı olduğunu düşünmüyorum. Bence rüyalar gecenin içine gizlemiş gizemli bir sır gibi... Ve bazen bu sırlar sadece bize ait değildir. Tanımadığın bir yüzü görürsün rüyanda ama çok tanıdık bir hisle. Bir rüyadan uyanırsın ve rüyanın seninle sınırlı olmadığını hissedersin. Ya da belki yakından tanıdığın belki de daha önce hiç tanışmadığın biriyle aynı sembolleri, aynı atmosferi paylaşmanın garip tesadüfüne şahit olursun. 

Eğer meditasyon yapan biriysen meditasyon  yaptığın biriyle aynı veya benzer sembolleri görmüş olabilirsin. Eğer bunu deneyimlediysen ve rüya konusunda az çok  araştırma yaptıysan yalnız olmadığını da biliyorsundur.

Bunu spiritüel ya da mistik yollarla deneyimleyen sayısız insan var. Ya da hiçbir şey yapmadan kalp veya frekans bağı olan bireyiyle aynı rüyayı gördüğünü farketmiş bir çok kişi.

Garip değil mi? Bir  rüyadan uyanıyorsun ve rüyanın seninle sınırlı olmadığını hissediyorsun. Hatta  hissetmekle kalmayıp;belki yakından tanıdığın belki de daha önce hiç tanışmadığın biriyle aynı sembolleri, aynı atmosferi paylaşmanın garip tesadüfüne şahit oluyorsun. 

Peki sizce bu sadece bir tesadüf mü? 
Bedenimiz uyku esnasındayken ruhlar bir yerlerde buluşuyor mu?
Bu yaşadığımız ortak rüya tecrübesi sadece bir tesadüf mü? Yoksa rüyalar bilinçaltının ötesinde bir ortak alanın dili midir?
Belki de bu sadece bilinçaltının bir oyunu değil.
Belki de bazı ruhlar geceleri aynı frekansta buluşuyordur...

Spiritüel öğretiler,bunun cevabını '' rüya alanı'' nın sadece bireysel değil, aynı zamanda kollektif bir bilinç düzeyine açılan bir kapı olduğunu söyleyerek veriyor.  Bu kapının eşiğinde, birbirine yakın olan kalpler (anne,baba,kardeş,eş,dost,sevgili v.b) yollarda birleşirmiş.  Belki bir dua, belki bir niyet, belki sadece aynı frekansta titreşen iki insan...

Ben rüyaların  sadece kişisel deneyimlerden oluşmadığını düşünenlerdenim. 

Peki siz rüyaların sadece gerçek hayatta gördüğünüz, gözlemlediğiniz ve varlılarını siz fark etmeseniz bile bilinçaltınızın kaydettiği deneyimlerden ibaret olduğunu mu düşünüyorsunuz? 

Bu konudaki fikirlerimizi ve varsa yaşandığınız tecrübeleri benimle paylaşırsanız çok sevinirim.





23 Haziran 2025 Pazartesi

SENDROMSUZ PAZARTESİ


GÜN DEĞİL, NİYET YORAR İNSANI 

 Pazartesi, kimileri için bir başlangıcın sancısı… Kimileri içinse yepyeni bir duasının filizlendiği haftanın besmelesi. Günleri karalayan biziz çoğu zaman. Henüz başlamamış bir günün yükünü,
zihnimizde ağırlığa çeviren de. 

Oysa her pazartesi, ilahi bir davet gibidir: “Kalk ve bir kez daha dene…” Zorlayıcı olan sabahın erken saati değil, dünden taşınan gönül yorgunluklarıdır. Düşüncelerimizin tortusudur. Ama unutma: Ruhunu sadeleştirirsen, pazartesin de hafifler. Çünkü mesele pazartesi değil, mesele senin bakışın. Pazartesi bir gün değildir; bir aynadır. Sen ne görüyorsan, o yansır sana. Bugün, çok beklediğin “yarın” olabilir. İçinden geçen fikri harekete dönüştürmen için bir vesile. Ufacık bir adımın, büyük bir değişimin kıvılcımı belki. Ve belki de tek ihtiyacın olan şey, sabah güneşini umuduna benzetip biraz gülümsemek... Kendine nazik ol. Gününü karalayarak değil, niyetinle aydınlatarak başla. Şunu unutma: Haftan nasıl geçeceği belki de bugüne neyle ve nasıl başladığınla ilgili. Bugün pazartesi. Ama belki de, *en güzel haline niyet ettiğin günün* ta kendisi... Haydi kalk! Bir işe , bir oluşa koyulma vakti...

Mola Bitti Yazmaya Devam

Bazı kelimeler vardır, sadece okunmaz... İçine düşer, sende bir şeyleri uyandırır. İşte bu blog, o kelimeleri arayanlara. Yazının sadece harflerden ibaret olmadığını bilenlere. Burada yazan her satır yine eskisi gibi; içsel bir yolculuktan, suskun bir fark edişten, kalbin kıyısına dokunan sorulardan doğacak. Çünkü bazen bir cümle kaderini değiştirir. Bazen bir nokta, yeni bir başlangıcın işaretidir. Ben yazının büyüleyici diline inananlardanım. Ve artık kalemimi yeniden canlandırıyorum. Yazının gücüne inanan herkesi bu yolculuğa bekliyorum. Kah kelimelerle düşeceğiz yola, kah noktalarda soluklanacağız. Ama her satır bizi biraz daha "biz"e yaklaştıracak. Ve tabii hikaye; başlayıp devam ettiremediğim hikaye metinleri serisini tüm sürükleyiciliğiyle devam edecek. Adını bilmesem de sayın okur, varlığını hissediyorum... Hoş Geldin.

KİŞİSELLEŞTİRİVEREBİLECEKLERİMİZDENMİŞÇESİNE

Türk dil kurumundan en son açıklanan kelimeler dikkatimi çekti geçenlerde.Büyük bir yanım türkçemize sahip çıkmak isterken diğer bir yandan da, ya bence boşver bırak bu şekilde kalsın oldum...
Bakın kelimeler ve karşılıkları şu şekilde:
terörist “yıldırıcı”,
idealist “ülkücü”,
Afiş “ası”,
ajanda “andaç”,
aktivite “etkinlik”,
aktüel “güncel”,
amblem “belirtke”,
ambulans “cankurtaran”,
amortisman “yıpranma payı”,
anarşi “kargaşa”,
arşiv “belgelik”,
atölye “işlik”,
türbülans “burgaç”,
badminton “tüytop”,
baypas “köprüleme“,
otizm “içeyöneliklik”,
ipotek “tutu”,
fuel oil “yağ yakıt”,
garanti “güvence”,
depozito “güvence akçesi”,
fitness “sağlıklı yaşam”,
finanse “akçalanmış”,
first lady “başbayan”,
CD “yoğun disk”,
basketbol “sepet topu”,
voleybol “uçan top”,
avans “öndelik”,
banknot “kâğıt para”,
asparagas “uydurma”,
aspiratör “emmeç”,
fabrika “üretimevi”,
zapping “geçgeç”,
etik “töre bilimi”.


Ay şekerim TDK Mayıs ayında yeni Türkçe kelimeleri yayımladı. Bundan sonra elimizden geldiğince onları kullanarak konuşalım Türkçe'mize sahip çıkalım olur mu? 
Bak şimdi dinle:
-Dün televizyon kumadaysıyla geçgeç yapmak suretiyle bir yandan sepet topu diğer yandan da uçan top maçını seyrediyordum.
Bu esnada ocakta pişirdiğim yemeği unuttum ve yandığı için her yeri koku sardı. Hemen mutfağa koşup emmeçi çalıştırdım.

-Hıııı! Ne diyorsun arkadaşım sen ya Türkçe konuş anlamıyorum.

-E iyi ya bende zaten öyle yapıyorum...

-Sonra hani geçen gün benim araba bozulmuşdu ya.

-Eee?

-İşte sorun şeydeymiş.Yıpranma payında.

-Valla şekerim dediğinden bir şey anladıysam ne olayım. Hadi ben otobüsümü kaçırmak üzereyim sonra görüşürüz.

-Otobüs değil canım çok oturgaçlı götürgeç. Olmuyor amaaaa. Eşine selamlar canım çocukları da öp benim için. Yarın ki brunch a muhakkak gelin olur mu.Hadi bayyyyy....

Ben bu tiplemenin ortasında bir karakterim ne başında olmaya çalıştığı kadar öz Türkçe'nin içinde ne de son cümlesi kadar dışındayım. Sanırım en mantıklısı bu ve ben halimdem ve en çok da kullandığım Türkçe' mden memnunum...

6 Şubat 2012 Pazartesi












Ne kadar eklense de yıllar yaşıma
ne kadar büyüsem de dünya gözünde
evrenin küçük kızıyım ben
hep ve hala.
İşte bu yüzden sönmeyen coşkum
tüm asık suratlara inat.
Bu yüzden hüznüm,
çocuk gözyaşlarınca
çabucak gelip, aniden geçen.

Nice düşsem de insana takılıp,kanayan dizlerimle
oyuna dönüşüm bu yüzden.
  Ve bu yüzden hala herkesi dost bilişim,herkesi aynı aileden kabul edişim.
Yıllar yükü bilgi
yollarca deneyim..
Yine de şu an
bilerek ve isteyerek
büyüklerin mantığından uzak
onların telaşından
kaygısından azade olmak...

Çünkü evrenin çocuğuyum
işte bu yüzden mutluluğum...



GÜNEŞ DAVENPORT

27 Aralık 2011 Salı

HAYAT İŞTE

Uzun yıllar önce ayrılmıştı kadın ve adamın yolu. Kağıt üzerinde devam eden evlilikleri kadın için sadece taşıdığı soyaddan ibaretti. Sadece onun için değil , bin bir zorlukla büyüttüğü hatta uğurlarına evini, geçimini sağladığı bahçelerini ve yakınlarını bırakıp bir başlarına darmaduman olmasınlar diye peşlerine düşüp Türkiye' nin diğer ucu İstanbul' a geldiği evlatları içinde durum böyleydi. Babaları olmamıştı hiç. Her birinin doğumunun ardından evden gitmiş kafasına estiği bir anda geri dönmüş , en küçük kızın doğumundan sonraysa bir daha dönmemek üzere gitmişti. En acısı giderken hiç bir geçerli sebep göstermemişti. Gidiyorum bile dememişti....

Beşinci aynı zamanda en küçük çocuğu olanı ikibuçuk yaşındaydı babasını en son gördüğünde. Hayal, meyal hatırladığı yüzünü kuzenlerinin sık sık anlattığı güncel anılar tazeliyordu. Yüzü hafızasında belirdikçe öfkesi daha büyüyordu. İki ev ötelerinde oturan kuzenlerinin üzerilerine giydikleri yeni giysilerle ona nispet yapışları kırklı yaşlarını yaşadığı bu günlerde bile ara ara hafızasında canlanan en kötü hatırası olarak kaldı hep.


" Bakkkk amcam bize İstanbul ' dan neler getirdi. O bizi çok seviyor . "


O an üzerilerindekileri, ona nispet yaparak gösterdikleri o eşyaları paramparça etmek gelirdi içinden. Ama yapmazdı. Şimdiki zamanda da sürdürdüğü o mağrur hali galiba o yaşlardan yadigar.


Adam giderken sadece eşini ve çocuklarını terk etmemişti. Onlarla birlikte yaşayan annesi ve aklı kimine göre fazla, kimine göre de az kabul edilen erkek kardeşini de terk etmişti. Sözüm ona birbirlerine sahip çıkacaklarını, koruyup kollayacaklarını düşünmüştü. En azından yıllar sonra ortaya çıktığında yaptığı açıklama buydu. Tabii o da haklı ... Onca insanın gözünün içine baka baka nasıl :
" Ben bu kadar kişinin sorumluluğunu taşıyabilecek kadar güçlü ve yürekli bir erkek değilim. Benim gücüm belimde " diyebilirdi. Tuhaf yanı evinden ayrıldıktan sonraki yıllarda adamın uzun süreli bir ilişkisi olmamıştı. Tuhaf diyorum çünkü bu denli özgürlüğüne düşkün, sorumluluğu kaldıramayan birinin beş çocuk yapmış olması.
Bencillik...
Bilinçsizlik...


Öyle zorluklarla yetişti ki o evlatların her biri. Babalarından tek lokma geçmedi boğazlarından ama anneleri elinden geldiğince eksikli bırakmadı onları. Her biri şimdi iyi bir hayat yaşıyor ama bir yanları hep yaralı.


Gelelim bugüne. Şimdilerde her şey bahsi geçen çocuklar için bir hikaye, öykü gibi. Okurken sizin içinde öyle olsun istedim. Ben bu satırları yazdığım şu dakikalarda bir hastanedeyim. Burada bulunma nedenim anneannemin başında refakatçi olarak kalan annemi dinlendirmek ve dolayısıyla da anneannemle vakit geçirmek, ona yardımcı olmak. Yazının başından beri bahsettiğim kadın anneanem dolayısıyla da adam dedem. Bahsini hep duyduğum ama yüzünü hiç görmediğim dedem. Bu satırları yazıyorum çünkü hayat bana bir kez daha "ey hayat senin işine akıl sır ermez" dedirtti. Anneannem aslında şu an hastanede yattığı  şehirde yaşamıyor. Anneme  ziyarete geldiği bir anda aniden fenalaşınca onu hastaneye kaldırdık ve yaklaşık on gündür burada. Bana yukarıda yazdığım hayatla ilgili cümleyi söyleten şey ise yüzünü bu gün ilk kez gördüğüm dedemin anneannemin karşısındaki odada yatıyor olması. Ömrün son demleri yaklaşınca en yumuşak huylu evladı olan annemden başlamak istemiş tabiri caizse günah çıkartmaya. Annemin hastanede anneannemin başında  olduğu o saatlerde  babam onu içeri buyur etmiş. Eski resimlerinden tanımış onu. Tabii gam yok, tasa yok adamın yaşı var ama yaşlanmamış haliyle. İki çift laf edemeden birden fenalaşmış. Meğer oda anneannem gibi koah rahatsızlığı olan biriymiş. Durum böyle olunca birde kader ağlarını örünce şu anda karşılıklı odalarda yatıyorlar.
Hiçbir çocuğu onu görmek, onunla yüzleşmek istemedi. Ben az önce anneannemden aldığım müsadeyele onun yanına gittim ve belki haddim olmayarak ona şunu sordum.


" Tamam anneannemle anlaşamamış olabilisin, mutsuzdun belki bunu anlarım ama neden çocuklarını bu kadar sahipsiz bıraktın. Neden onları hiç arayıp sormadın ? "
 " Ben onları uzaktan hep takip ettim" dedi. Bu cümleden sonra sorulacak her sorunun , kurulacak her cümlenin hiç bir anlamı olmadığını farkettim ve geçmiş olsun dede diyerek odadan çıkmak için kapıya yürümeye başladım. Arkamdan şunu dediğini duydum :


" Ah  zamanı bir  geri getirebilsem " ...