5 Kasım 2025 Çarşamba

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – Bölüm 5:

 Her şey kontrolümden çıkıyor gibi hissettiğimde…

Bazı günler vardır, her şey elinden kayıyor gibi olur.
Yetişemediğin yerler, toparlayamadığın duygular, kontrol edemediğin düşünceler olur.

İçin daralır. 
Kalbin yetemediğini zanneder.
Ve bir anda, her şey üstüne gelmiş gibi hissedersin.
Kontrol kaybı, aslında kendini kaybetmekten korkmanın başka bir adıdır.
Ama belki de tam orada…
Kendini bulmaya bir adım daha yaklaşıyorsundur.
Kontrolü bırakmak, kendini kaybetmek değildir. 
Pes etmek hiç değildir.
Bazen en büyük teslimiyet, her şeyi olduğu haliyle göğüsleyebilmektir.
Hayat, sen planladığında değil…
Sen teslim olduğunda akar.

Bir gün, bir kadın her şeyi kontrol etmekten yoruldu.
Kalbinde taşıdığı bütün “olması gerekenleri” yere bıraktı.
Ve ilk defa sessizce fısıldadı:
“Artık sadece olması gereken olsun.”
O an, kalbine hafif bir huzur dokundu.
Ve içinden bir ses dedi ki:
Sen, bırakınca tutunmaya başlıyorsun.”

Ve şimdi sen…
Belki bir şeyler hala dağınık.
Belki hiçbir şey yerli yerinde değil.
Ama sence de biraz rahatlayıp kendine sormanın zamanı gelmedi mi?

“Her şeyi toparlamam gerekmeden, sadece kendimi toparlamam yeterli olabilir mi?”

Dua:

Allah’ım...
Her şey üstüme geldiğinde,
Dağıldığımda, yetişemediğimde…
Lütfen beni tekrar kendimde topla.
Dış dünyam karıştığında,
İçimde bir sükûnet bırak.
Her şeyi düzeltmek zorunda olmadığımı,
Sadece Sana yaslanmamın yeterli olduğunu hatırlat.
Âmin.

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU - Bölüm 4:

 

Kendini yetersiz hissettiğinde…

Bazen herkes ilerliyor gibi gelir.
Herkesin bir cevabı, bir doğrusu, bir ışığı vardır.
Ve sen…
Kendi karanlığında el yordamıyla yol ararken,
başkalarının aydınlığı gözünü kamaştırır.
Sonra o sessiz iç ses başlar:
“Ben neden böyleyim?”
“Neyi eksik yapıyorum?”
“Yetersiz miyim?”

Ama bak,
kendini yetersiz hissetmen eksik olduğun anlamına gelmez.
Bu his, aslında içindeki farkındalığın kıyısında dolaştığının işaretidir.
Kendini gözlemliyorsun.
Bir şeyleri değiştirmek istiyorsun.
Henüz bilmiyorsun ama o sancı, tam da büyümeye başladığın yer.

Bir zamanlar bir kadın, aynaya baktığında hep kendini suçladı.
“Bu kadar şey yaşadım ama hâlâ neden toparlanamadım?” dedi.
Sonra bir gün, sessizce kendine şu soruyu sordu:
“Acaba eksik olduğum için mi böyle hissediyorum, yoksa tam da bu duyguyu hissedebildiğim için mi derinim?”

Cevap gelmedi o anda.
Ama kalbi yavaş yavaş kabuklarını bıraktı.
Ve o an eksik değil, olgunlaşmakta olduğunu fark etti.
O günden sonra… Aynaya başka bir gözle baktı.

Ve şimdi sen…
Kendine şunu sormaya cesaret eder misin?
“Kendimi eksik sandığım her yerde, acaba büyüyor olabilir miyim?”

Dua:

Allah’ım...
Kendimi küçük gördüğümde,
Senin beni nasıl sevdiğini unuttuğumda,
Lütfen içimdeki değeri bana hatırlat.
Başkalarının gölgesinde değil,
Senin nurunda yürümeyi nasip et.
Kendimi eksik sandığım her an,
Sende tamlandığımı hissedeyim.
Âmin.

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – 3. Bölüm

Bazen hiçbir şey yapmamak, en büyük iyileşmedir.

Çok çabaladın.

Anlamaya, çözmeye, düzeltmeye, affetmeye…
Ama belki de bu kadar uğraşmanın içinde, asıl ihtiyacın olan şey “durmak”tı.

Yoruldun.
Ve kabul et: İnsan bazen yorulabilir.
Ruh, her zaman koşamaz.
Bazen sadece durmak, dinlenmek ve hiçbir şey olmadan da “olmak” mümkündür.

Bırak hayat biraz seni taşısın.
Bırak cevaplar kendiliğinden gelsin.
Bazen en büyük şifa, kendine izin vermektir:
Olduğun hâl ile kalabilmeye.

Dua:
Allah’ım
Durmayı da öğreneyim.
Hızla değil, huzurla iyileşeyim.
Olduğum gibi kalabildiğim yerde
Senin varlığını hissedeyim.”

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – 2. Bölüm


Her yara, seninle yeniden konuşmak isteyen bir halidir.

Yaralar bazen kabuk tutar, bazen kanar.

Ama çoğu zaman, sana bir şey anlatmak için vardır.
Sen bakma onun çirkin göründüğüne.
O bir öğretmendir aslında.
Sadece dili farklı.

"Bak burası hâlâ iyileşmedi," der sana.
"Buraya biraz daha şefkat gerek,"
"Biraz daha anlayış…"

Sen sadece o yarayı saran değil, onunla konuşmayı öğrenen kişi ol.
Çünkü en derin şifa,
görülmemiş acının kabulünden geçer.

Dua:

“Ey Kalpleri En İyi Bilen…

İçimdeki acıları, beni sana yaklaştıran köprüler eyle.

Yaralarımı örten değil, onlarla barışan biri kılsın beni.”


🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – 1. Bölüm

Bazen içindeki sızı, sadece seninle konuşmak ister.

Bir şeylerin eksik olduğunu hissettiğin anlar olur.
Tamam gibi duran ama içten içe hep biraz eksik hissettiren o tuhaf hâller…
İşte o an, ruhun sana bir şey söylemeye çalışıyordur.
Kaçma.
Üstünü örtme.
Hemen geçmesini isteme.

Bırak konuşsun içindeki o sızı.

Çünkü her sızı, kendini duyurmak isteyen bir iç sesin yankısıdır.
Ve çoğu zaman o sesin duyulmaya, görülmeye ihtiyacı vardır sadece.

Kendine doğru bir yolculuk başlar böyle.
Sessizce, yavaşça…
Ama içten içe derinden bir dönüşle.

Dua

Allah'ım;

İçimde konuşmak isteyen her hissi fark edebilmemi,

susmak yerine dinleyebilmeyi,

anlamasam bile merhametle bakabilmeyi nasip et.”




26 Eylül 2025 Cuma

 


Hiç yaşadınız mı; kalabalığın son safhada olduğu bir caddede, sanki yalnızca siz yürüyormuş gibi adımlamayı?

Ben yaşadım. Öylesine kapılmıştım ki bu anın büyüsüne, kendime geldiğimde yürüdüğüm caddenin trafiğe kapalı olduğunu fark edip Tanrı’ya teşekkür ettiğimi hatırlıyorum.

Yıllarca boş caddelerde bile kalabalık hissiyle yürüdükten sonra, aynı yerden ikinci kez geçtiğimde anlamsız bakışlara maruz kalıp nedenini sorgulayan bir çevrede yaşadıktan sonra… İşte o an, benim için hayatımın zirvesiydi. Derin bir nefesle gökyüzüne baktığımda, teşekkür eşliğinde ciğerlerime dolan havanın özgürlüğü organlarımın her zerresine yayıldı.

Yaşadığım yer, yaşananlar belki çok kötü değildi ama beni köreltmişti. Sokakta yürürken bile dört duvar arasındaymışım gibi hissetmekten yorulmuştum. Oysa özlemişim… Denizin o pis kokusunu bile. Yüzemediğim, griliğinde zaman zaman boğulduğum deniz şimdi bana huzurun en saf hâlini veriyor. Hele gün batımına martıların çığlıkları eşlik ettiğinde… İnanın, büyük bir meditasyon yapmış gibi zihnim sıfırlanıyor.

Şimdilerde daha çok kendimle baş başayım. Ve her zaman olduğu gibi en büyük hedefim yine BEN.

Her şey daha kolaylaştı artık. Fakat kolaylaştıkça ürkütüyor beni… Zoru başarmaya alışmış, imkânsız denilen dağlara hiçbir alet kullanmadan yalnızca tırnaklarıyla tırmanan, ellerinden süzülen kanın sıcaklığıyla acısını hafifleten, “dur” denildiğinde duran ama içten içe güçlenerek bir sonraki sefere daha hızlı koşan beni

Tüm bu olasılıklar düşündürüyor. Ya huzurun ve dinginliğin tadını böylesine almışken, hazzın doruğuna varıp da mücadeleciliğimden vazgeçersem?

Belki de korkunun sebebi bu…
Çünkü kelimeler hayatımı ifade edebildiğinde, yaşanacak çok fazla şey kalmamış demektir.

🖋️ Bu satırları 2009 yılında yazmıştım.

Bugünden Bakınca

Aradan yıllar geçti… Şimdi dönüp baktığımda, o yazıyı yazarken aslında kendi içimde bir kapının eşiğinde olduğumu görüyorum. O günlerde hissettiğim özgürlük anı, belki de bana ileride hayatımın nasıl şekilleneceğini fısıldamıştı.

Bugün, o eski korkuların büyük kısmının bana ait olmadığını biliyorum. Mücadeleciliğimi kaybetmekten değil, aslında huzurun tadını bilmekten korkuyormuşum. Şimdi anlıyorum ki, huzurla mücadele etmek birbirinin zıddı değil; tam aksine, birbirini tamamlayan iki güç.

Artık “kalabalığın içinde yalnız yürümek” bana sadece bir anı değil, aynı zamanda bir farkındalık hali sunuyor. İçimdeki boş sokaklar kalabalıklardan arınmış; içimdeki kalabalıklar ise dinginleşmiş durumda.
Kendi yolumda yürürken, mücadele de huzur da benimle birlikte yürüyor.

Ve artık biliyorum:
Hayat, bir şeyleri kaybetmekten korkarak değil, hem zoru başarmaya hem de huzurun tadını almaya cesaret ederek yaşanıyor.

👉 Peki ya sen? Kendi içinde huzurla mücadeleyi nasıl dengeliyorsun? Yorum yaparak biraz bahseder misin?

Mücadele ve huzur, iki ayrı yol değil; aynı yolun birbirine dokunan iki yüzüymüş anladım...

25 Eylül 2025 Perşembe

Murakabe: Kalbimi Dinlemeyi Öğrenmek

 

Uzun yıllardır tasavvufa merakım var. Bazen bir kitabın satırında, bazen Mevlânâ’nın sözlerinde, bazen de kendi iç sessizliğimde yolumu aradım. Farkındalık ve olma yolculuğumu hep tasavvufun diliyle dile getirmek istedim. Çünkü bana göre bu yol, sadece bir inanç meselesi değil; kalbin kendine dönüp kendini yeniden hatırlaması.

Bu yolda Murakabe ile tanıştım ve Murakabe, kalbimle yeniden tanışmamı sağladı.
Mevlânâ’nın dediği gibi:

“Sen dışarıda ne arıyorsun? Aradığın cevher, kalbinin içinde saklı.”

Ben murakabe ile tanışmadan önce içimde öyle kalabalıklar oluyordu ki…

Sanki düşüncelerim birbirine çarpıyor, herkes aynı anda konuşuyordu, ben ise en sessiz köşede kendi sesimi duyamıyordum. İşte o anların birinde kendime sordum: 

“Ben kimim? Kalbim gerçekten ne istiyor?”

Sonra Mevlânâ’nın şu sözüyle karşılaştım :

“Sen kendi içine bakmadıkça Hak’kı göremezsin.”

Bazen tek yapmam gereken şey, içimdeki kalabalığı susturmak değil… Kalbimin sesini işitmek.

İşte  bu hal e tasavvufta  murakabe deniyor. Yani kalbinin aynasına bakmak, içini seyretmek, kendini Allah’ın huzurunda hissetmek.

Kalbini hızlandıran ve öfkeme sebep olan durumlarda ya bu öfkenin peşine takılıp sürüklenirsin  ya da bir nefes alıp içime dönüp kendime fısıldarsın.

Murakabe kendine fısıldamayı öğretiyor ve  ben her öfke  hissetiğim anda kendimi kalbime fısıldarken buluyorum;

“Benim bu hâlime Allah şahit.”

O anlarda öfkem  hemen yok olmuyor, ama artık ona kapılmıyorum. Ve  her seferinde işte murakabenin hediyesi bu diyorum kendi kendime: Duygularımı izlemek, onlara mahkûm olmamak. 

Bugün psikoloji buna “farkındalık” diyor. Yani anın içinde kalmak, düşüncelerini yargısızca izlemek. Şu anın farkında olmak, düşünceleri yargısızca izlemek…Bunun faydasını reddetmek mümkün değil.
Ama murakabe  beni bir adım öteye taşıyor, murakabe nefesin ötesinde bir boyut açıyor. Çünkü orada sadece “ben” yok. Orada “benim Rabbim bana şah damarından daha yakın” hakikati var. Böylece yalnızca sakinleşmiyorsun; aynı zamanda içindeki ilâhî güveni de hatırlıyorsun.

Çünkü sadece kendimi izlemiyorum; aynı zamanda Rabbimin beni izlediğini biliyorum. Ve işte o bilinç, bana güven ve huzur veriyor

Mevlânâ’nın sözüyle:

“Nereye gidersen git, kalbini de beraber götür. Çünkü aradığın cevher dışarıda değil, içeride.”

Murakabe için saatlerce inzivaya çekilmeye gerek yok. Çayın demlenmesini beklerken gözlerimi kapatıp kalbime kulak veriyorum mesela ya da günün sonunda kendime soruyorum: “Bugün kalbim neye şahit oldu?” 

Öfke, kaygı ya da sevinç geldiğinde “Benim bu hâlime Allah şahit” diyerek kalbime dokunuyorum.

Ve bu küçük anlar bana derin bir dinginlik getiriyor.

Yıllardır tasavvufa ilgim oldu, ama asıl murakabe ile şunu öğrendim:

Kalabalığın içinde bile kendi kalbime dönebilirim.

Ve bazen tek yapmam gereken şey, içimdeki gürültüyü susturmak değil. Kalbimin sesini işitmek. Kendini izlemek, ama yalnızca kendini değil, o izleyişin ardındaki ilâhî bakışı da hissetmek.

Hatırlamak için yaratıldım. 
Ve yolculuğum hâlâ devam ediyor ...