25 Temmuz 2025 Cuma

BENLİK SERİSİ/ BÖLÜM 2


 KIRILMA  VE GÜÇLENME

Bazı kadınlar çiçek gibi kırılmaz,  taş gibi dağılır.  

Ama sonra  o taşlardan kendine bir vadi inşa eder.

Benimde kırıldığım zamanlar olmuştur elbet ama parçalanmadım.  

Kırıldığım yerlerden ışık sızdı  ve karanlık benden hep korktu, kaçtı.

Eskiden zayıflık sandığım ne varsa, şimdi derinliğim oldu.

Çünkü kendi derinliğime indikçe boşlukları  korkuyla değil, zarafet, merak, şefkatle doldurmayı öğrendim.

Güç sandığım gürültüler sustuğunda  asıl kudretimin sükunette gizli olduğunu fark ettim.

Artık ne incinmekten korkuyorum  ne de yalnız kalmaktan.  

Çünkü kendi içimde bana yetecek kadar  sessizlik, sadakat ve sevgi var.

Ben, kendi kırıklarıyla  heykelini tamamlamış bir kadınım.

Ve bu dünyaya  “tamam” olmaya değil,  “tamamlamaya” geldim!

BENLİK SERİSİ / BÖLÜM 1 : HATIRLAMAK / Kendini Bulma ve İçsel Yolculuk

içsel yolculuk, kendini bulma, benlik serisi yazısı

 


Her şey bir hatırlamaylabaşladı başladı.  
Ben, benden önce kimdim?  
Ve şimdi kim olmaya razıyım?
Bana öğretilenlerden sıyrılıp,  içimde doğuştan gelen bilgeliği , sessiz sancılarla uyandırmaya hazırım.
Kimseye anlatmadığım kırılmalarım vardı.  Ve ben  onların izinde yürürken topladığım anlamlarla ilerliyorum.
Ben kendimi  yarım bırakılmış cümlelerde değil, tamamlanmış suskunluklarda buldum.
Her gün biraz daha  kendi özümle tanışıyor,  kendime vefa duyuyorum.
Ve bugün biliyorum:  
Kendine yönelen bir kadın,  dünyanın en büyük devrimini başlatır !
Herkes kendi dünyası kadardır...


23 Temmuz 2025 Çarşamba

İLİŞKİLERDE DENGE

 🌿Ne Senin Kadar Net, Ne Benim Kadar Yumuşak…

İlişkilerde bir denge kurmak…

Kulağa ne kadar kolay geliyor, değil mi? Oysa pratikte bazen o kadar karmaşık ki; bir bakmışız biri kararlılığıyla diğerini bunaltıyor, öteki de yumuşaklığıyla kendi sınırlarını erozyona uğratıyor. Bazen ilişkilerimizde öyle ince bir çizgiye geliyoruz ki… Birimiz kararlarımızda dimdik duruyor, birimiz esniyoruz; birimiz netliğe tutunurken diğerimiz yumuşaklığa yaslanıyoruz. Ve sonra dönüp birbirimize bakıyoruz: “Sen çok katısın.” “Sen çok çabuk ikna oluyorsun.”

Geçtiğimiz akşam çok değer verdiğim dostumla uzun bir sohbetimiz vardı. Kahkahalarla, karşılıklı farkındalık alışverişleriyle dolu bir gece… Konumuz döndü dolaştı, kendi ilişkilerimizde nasıl davrandığımıza geldi. Birbirimizle ilgili bir farkındalıklarımız söz konusu oldu.

Ben hayatın başka alanlarında ne kadar kararlı ve net olursam olayım, eşimle konuşurken bir bakıyorum kararımı yumuşatmışım. Sanki onun sözcüklerinin içine biraz mantık, biraz sevgi, biraz da ikna gücü serpiştirilmiş gibi… İçimden “Tamam, haklı olabilir” deyip esniyorum.

Dostum ise tam tersini anlattı:

O, kararlarını verir ve kolay kolay değişmez. Karşısındaki ne derse desin, kendi çizgisinden taviz vermemeyi seçiyor.

Bir noktada birbirimize döndük ve aynı şeyi söyledik:

“Ne senin kadar net, ne benim kadar yumuşak olunmalı.  İkimizin ortasında bir yer var.”

Çünkü esnemeyen her şey kırılır,

Ve her zaman esneyen şeyler de bir gün tükenir...

Ama sonra şu sorular geldi aklımıza:

🌱 Peki bu davranışlar sağlıklı mı?

🌱 Yoksa ilişkilerimizde manipülasyonun ince bir oyunu mu var?

🌱 Karşımdakine teslim olmam, onun gerçekten haklı olması mı?

🌱 Ya da kendi huzurumu korumak için fazlaca esneyişim mi?

💭 Manipülasyon mu, Sevgiden Gelen Bir Esneklik mi?

Manipülasyonun olduğu ilişkilerde bir taraf diğerini bilinçli veya bilinçsiz şekilde kendi isteğine çekmeye çalışır. İkna değil, baskı vardır. Sessiz bir savaş gibi: Biri daha çok diretir, diğeri daha çok geri çekilir.

Ama bazen, ikna oluyorsak bu mutlaka bir manipülasyon olduğu anlamına gelmez.

🌿 Belki de karşımızdaki gerçekten güçlü bir ikna kabiliyetine sahiptir.

🌿 Belki de bizim huzur sevdamız, kendi kararlarımızı koruma isteğimizden daha büyüktür.

🌿 Ya da onun diretmesi aslında bir manipülasyon değil, karakterinin doğrudan bir yansımasıdır.

Dostum bir Koç kadını… Burcunun getirdiği kararlılık, netlik ve başına buyrukluk onun doğasında var.

Ben Terazi… Uyum, denge, huzur için esnemeye yatkınım.

Belki bu, sadece yıldızların oyunu değildir; çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz ilişki kalıplarının bir devamıdır yada bazı yaşanmışlıkların tepkisidir.


🌸 Peki Çözüm Nerede?

İlişkilerde hem sert olmak hem de yumuşak olmak kırılganlık getirir. Sertlik çatışma yaratır; yumuşaklık içten içe öfke biriktirir.

✨ O yüzden ihtiyacımız olan şey:

🌱 Kendi sınırlarını bilmek ve korumak.

🌱 Ama aynı zamanda karşıdakinin bakış açısına açık kalmak.

🌱 “Haklı çıkmak” değil, “ortak bir yol bulmak” için çaba göstermek.

Belki de eşimin ikna kabiliyeti gerçekten yüksek… Ama ben de onunla her konuşmamda kendi iç sesime dönüp şunu sorabilirim:

 “Bu gerçekten içimden gelen bir değişim mi, yoksa huzur için vazgeçiş mi?”

Ve belki dostum da kendi kararlılığı içinde arada sırada şunu diyebilir:

 “Peki, karşımdaki neden böyle düşünüyor? Biraz esnersem ne olur?”


💡 Farkındalık Sorusu:

📌 İlişkinizde bir konuda geri çekildiğinizde, bu sevginin esnekliği mi?

📌 Yoksa kendi sınırlarınızı ihmal edişiniz mi?


İkisinin farkını bulduğunuz an, dengeli bir ilişki mümkün.

🌿 Çünkü ben şuna inanıyorum:

Ne sürekli direnmek ne de sürekli uyumlanmak…

İlişkiler, iki tarafın da biraz esnemesi ve biraz sabit kalmasıyla büyüyor.

Ve bazen en büyük sevgi, kendimize de “evet” diyebilmeyi öğrenmekten geçiyor.


🌸 Peki Senin İlişkindeki Denge Nerede?


Şimdi sana kendi ilişkine bakman  ve kendine sorman için 3 sorum var:

1️⃣ Karşımdakine “tamam” dediğimde gerçekten ikna olduğum için mi kabul ediyorum, yoksa huzuru korumak için mi?

2️⃣ Kendi fikirlerimde ne kadar esneyebilirim? Esnemek beni büyütür mü, yoksa sınırlarımı mı silikleştirir?

3️⃣ Partnerimle (ya da sevdiklerimle) ortak bir yol bulmak için ikimiz de ne kadar alan açabiliyoruz?



18 Temmuz 2025 Cuma

TEŞEKKÜR VE SAYGIYLA UĞURLA

                                                            

                                                 


        

Göründüğü Gibi Değil

Ayşe, yıllardır aynı şehirde, aynı evde ve aynı işte debelenip duruyordu. Her gün işe giderken içinden “Burası bana iyi gelmiyor” diye geçiriyor ama bunu bir türlü yüksek sesle söyleyemiyordu. Kendi kendine bile itiraf edemediği bir boğulmuşluk hissi vardı içinde.

Sonra bir gün hayatına biri girdi. Adeta “onu ben kurtaracağım” dercesine el kaldırmış ve işe koyulmuş bir hizmetkar gibi hayatının odak noktasına yerleşti.

Ayşe, onun sıradan bir iş arkadaşı olduğunu düşünmüştü. Fakat kısa sürede fark etti ki bu kişi hayatını altüst ediyordu. Sözleri sertti, davranışları kırıcıydı, bir türlü uyum sağlayamıyordu. Ayşe ne zaman onunla aynı ortamda bulunsa, kalbinin sıkıştığını, boğazına bir el sarılmışçasına nefes alamadığını hissediyordu.

Başlarda buna “kötü şans” dedi. “Hayatımın üzerine kara bir bulut çöktü” diye düşündü. Ama günler geçtikçe bu bulut, içindeki ay ışığını saklayamayacak kadar ağırlaştı. Dayanamadı. Çantasını topladı ve kapıdan bir daha dönmemek üzere çıktı.

O an hiçbir şey kolay olmadı. Kaygısı büyüktü. Ama bir süre sonra fark etti ki; yıllardır çıkmak istediği o dar alandan, cesaret edemediği çıkışı, “kötü” diye adlandırdığı insan sayesinde yapmıştı. Onunla tanışmamış olsaydı, hâlâ orada tıkılı kalacaktı.

Ve belki de farkında bile olmadan, kurtuluş frekanslarıyla çağırdığı bu kişi, görünürde hayatına fırtına gibi girse de gerçekte bir kurtarıcıydı. Kötülük ona hizmet etmiş, bir iyiliğe dönüşmüştü.

Kötülük Sandığın Şey Sana Hizmet Ediyor Olabilir

Yazıya bir hikayeyle başladım; çünkü bazen bir olay örgüsünün, anlatmak istediklerimi kalbinize daha hızlı ulaştıracağını hissediyorum. Hepimizin kendi yaşamından izler bulabileceği bu küçük örnekle, asıl konunun derinliğine geçmeden önce size böyle bir aktarımda bulunmak istedim.

Sevgili okur, eğer sen üzüldüğünde üzüntülerini kendine kalkan yapıp unutamayan ve onlara sıkı sıkı sarılanlardan biriysen, bu hikaye sana basit ve anlamsız gelmiş olabilir. Ama yazının bundan sonraki kısmını özellikle dikkatle okumanı istiyorum. Hatta bu satırları kendine sesli okumanı, kendi sesini kalbinle dinlemeni öneriyorum. Çünkü bu satırları okuduktan sonra yaşadığın hiçbir şeye eski bakış açınla bakamayacaksın. “Kötülük” sandığın şeyin aslında sana nasıl hizmet ettiğini göreceksin. Evet iddia ediyorum böyle olacak. Belki hemen olmayacak ama sen o kapıyı açtığın şu andan itibaren öfke ve kırgınlıklarını teşekkür ve şükür haline çevireceksin. Üzerindeki, ruhundaki hafifleme seni kendine hayran bırakacak ve sen her seferinde bu hafiflikle bir basamak daha yukarı çıkacaksın...

Hayat, en değerli armağanlarını çoğu zaman zorluk kılığıyla verir.evet belki de bu cümle çok klişe bir cümle ama sen de bunu defalarca yaşadın… Belki henüz fark etmedin. İşte bu yüzden bunları sana yazıyorum; çünkü bir gün geriye dönüp baktığında, farkına varışının başladığı anın bu olduğunu anlayacaksın.

Ben de defalarca yaşadım. Fark etmeye başladığım anda her şey bir mucizeye dönüştü. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen şeyler, içimde mucizelere vesile oldu. Artık hiçbir kötülüğe kızmıyorum, kızamıyorum, kırılmıyorum ve yıkılmıyorum. Çünkü biliyorum: O görevini yapıyor. Ben onun bana sunduklarını aldığımda, kalanını teşekkür ve saygıyla uğurluyorum. 

Bir çam ağacını düşün mesela… Havayı temizler, kozalaklarından şifa buluruz. Ne kadar faydası var değil mi? Ama gövdesi çok dikenlidir; sarılmaya kalkarsan canını acıtır. Uzak durduğunda ise sana zarar vermez. Onun varlığına saygı duyarsan, o da görevini yerine getirir, sen de temizlediği havayı solursun.

Hayat da böyledir; kötü görünen anlar dikenli gövdeler gibi… Onlarla savaşmak yerine, görevlerini tamamlamalarına izin ver. Çünkü her zorluk, seni yaşama daha güçlü bağlayan bir nefes, bir oksijen…Bu demek değil ki ; sana yapılanlara göz yum. Sana yapılana değil, seni neyden kurtarmak istediğine odaklan, bul ve ondan teşekkür ve saygıyla uzaklaş ...

Ve bil ki her kötü anın ardından gelen temiz hava, hayatının en büyük hediyesi olacak. Biz, o anda bir “felaket” yaşadığımızı sanırız; kalbimiz kırılır, isyan ederiz, “neden ben?” diye sorarız. Ama zaman geçer, toz bulutu dağılır. Geriye baktığında anlarsın ki:

Aslında o olay seni uyandırmış…

Peki sen neden hâlâ uyanmamakta ısrar ediyorsun?

Hadi artık fark et:

Birinin seni incitmesi olmasaydı, kendi değerini asla hatırlayamayacaktın.
Hayatına giren o “yanlış” insan olmasaydı, bulunduğun o yerden kurtulmak için bir nedenin olmayacaktı.
O kapı kapanmasaydı, önünde açılan yeni kapıyı asla fark edemeyecektin.

Bu hep böyle oldu. Sadece sen göremedin. Ama şimdi öğrendin…

Artık istesen bile yaşadığın kötülükleri lanetleyerek ve üzüntüyle anamayacaksın. Çünkü şu an itibariyle hepsini teşekkürle, zihninde hapsettiğin yerden gönderdin. Artık bilinçaltında saklamak yerine, sana hizmeti biten her hadisenin içindeki doğruluğu bulup, kötü kısımlarını ve ona hizmet eden insanı saygı ve teşekkürle uğurlayacaksın.

Şimdi biliyorsun: Yaşadığın her kötülük aslında sana hizmet ediyordu. Bundan sonra o kötülükleri değil; onların ardından gelen hediyeleri hatırlayacaksın. Seni nelerden koruduğunu, nelere hazırladığını göreceksin.

Saygı ve teşekkürle...

6 Temmuz 2025 Pazar

 BAŞLANGIÇ: ZAMAN YIRTIGI

Her şey 8 gün önce başladı. Ya da 10. Tam hatırlayamıyordu . Zaman, çekmeceden düşen yırtılmış  bir takvim yaprağı gibiydi. Takvimde 3 Temmuz yazıyordu, ama telefon her sabah 4 Temmuz'da uyanıyordu. Ve her sabah saat tam 08:37'de.

Telefonun alarmı hep aynı sesi çalıyordu. Dışarıdan gelen çocuk sesleri, uzaktan geçen motosiklet, manavın seslenişi... Hep aynı. Televizyondaki haber sunucusu bile her sabah aynı cümleyi kuruyordu:

"Bugün 4 Temmuz. Saat 08:37. Günaydın."

Sürgülü dolabın kapağını açtığında her sabah aynı notu buluyordu:

"Beni unutma. Henüz uyanmadın."

Kenan bu notu yazmamıştı.

Şuursuzca bir umutla, gece boyunca yatak başındaki kamerayla kendini kayda aldı. Sabah izledi. Saat 02:14'te ekran bir saniyeliğine kararıyordu. Ekran geri geldiğinde yatak boştu. Kenan yoktu. Ama ses vardı. Tıslayan bir nefes sesi. Ardından bir fısıltı:

"Kenan.. Geç kaldın..."

Bazı sabahlar not farklı yerlerde oluyordu. Komodinde, aynada, hatta bir keresinde buzdolabının içinde. Bir sabah notun altına ikinci bir satır eklenmişti:

"Kameraya güvenme. O uyanık."

Bir başka sabah posta kutusunun kenarına sıkışmış bir kağıt buldu. El yazısı tanıdıktı:

"Bugün birini göreceksin. Gözlerine bakma."

Kenan, bir sabah kitaplığın önünde dikildi. Raflarda bir şeyler değişmişti. Araya sıkışmış eski bir fotoğraf buldu: Kardeşiyle kazadan önce çekildikleri fotoğraf. Ama farklıydı. Kazak rengi değişmişti. Pozlar farklıydı. Oysa o anıyı net hatırlıyordu.

Öte yandan, evdeki fotoğraf çerçevesindeki aynı fotoğraf da değişmişti.

Kenan, kısa bir süreliğine şu gerçeğin farkına vardı: "O gün kazanın sabah olduğunu sanıyordum. Ama fotoğraflardaki gölgeler... Güneş batıyordu."

Aynaya yaklaştı. Bu sefer yansıması birkaç saniye gecikmeli hareket etti. Sonra kendi kendine konuşmaya başladı:

"Kitaplığa dokunma. Fotoğraflara güvenme. Sen yalnız değilsin ama hangi sen sensin, bilmiyoruz.''

Her sabah farklı detaylarla uyanıyordu.

Birinde kitaplıkta kitap yoktu.

Birinde tüm fotoğraf çerçeveleri boştu.

Birinde galeride aynı fotoğrafın yüzlerce versiyonu vardı: Kenan yok, kardeşi yok, ikisi de yabancı gibi...

Her versiyonunda farklı bir Kenan vardı:

Biri kardeşiyle yaşıyor ama sakat.

Biri yalnız ama başarılı.

Biri kazayı hiç yaşamamış.

Ama hepsi aynı saatte uyanıyordu: 08:37.

Bir sabah mutfaktan kardeşinin sesi geldi: "Kahve ister misin?"

Kenan sessizce mutfağa gitti. Kardeşi sırtını dönmüş kahve koyuyordu. Masada bir not vardı. Bu kez yazı bilgisayar fontundaydı:

"Sonsuz olasılık içinde sadece biri GERÇEK. Ama gerçek olan, yaşanabilir olan değil. Kalırsan unutacaksın. Gidersen seni kimse hatırlamayacak."

Kardeşi döndü, göz göze geldiler. Kenan onun gözlerinde kendi bakışını gördü. Bu "kardeş" aslında onun parçasıydı.

Aynaya yürüdü. Yansıması konuştu:

"O gün kararı ben verdim. Onu silmek zorundaydım. Ama acıyı sen yaşıyorsun."

 Kenan karar verdi. Ellerini yüzüne sürdü. Görüntü karardı.

Bir hastane odası. Beyaz duvarlar. Saat 08:37. Kenan komadaydı.

Yanında biri ağlıyordu. Kardeşi. Yaşıyordu. Hemşire geldi:

Kenan'ın kardeşinin kulağına eğildi ve fısıldayan bir sesle : "Hâlâ uyanmadı ama yoğun elektriksel aktivite var. Sanki başka bir dünyada yaşıyor."

Kenan'ın sımsıkı halde olan avucuna, nasıl ve ne zaman olduğu bilinmeyen bir şekilde bir not sıkıştırılmıştı: "Kenan, lütfen dön. Hangi gerçeklikteysen, oraya ait değilsin. Burada seni bekliyoruz." 

SON

Ve böylece Kenan’ın zamanı durdu.

Saat 08:37’ye takılı kaldı… Tıpkı bazı soruların cevap ararken aklımızda donup kalması gibi.

Bu satırlarla hikaye tamamlandı.

Ama bu son benim için bir başlangıcın adımı...

Bir süredir kelimelerin beni götürdüğü yeni bir yolun eşiğindeyim. Bu yolda uzun zamandır gizlice biriktirdiğim hikayeler  oldu. Hikayelerimden biri olan yukarıdaki hikaye artık sayfalar arasında kendi dünyasını kurmak için kıpırdanıyor. Sessizce doğacak bir yolculuk bu. İçimdeki aynalara bakıyorum ve ne göreceğimi ben de tam bilmiyorum.

Şimdi burada size dönüp sormak istiyorum:

Böyle bir yolculukta yanımda olur musunuz?

Ben yazmaya başlarken sizin bir “devam et” fısıldamanız, belki de en büyük itici güç olacak.

Buraya kadar geldiyseniz, bir iz bırakın.

Bir yorum, bir kelime, bir işaret. Çünkü yazmak birinin yüreğine dokunduğunu bilince anlam kazanıyor.

Ve kim bilir…

Belki bir gün bu hikâyeyi, çok daha derinleşmiş ve başka kapılar açmış bir romanın içinde okursunuz.


25 Haziran 2025 Çarşamba

AYNI RÜYAYI GÖREN RUHLAR GERÇEKTEN VAR MI ?



Rüya, bilinçaltı ve sezgisel bağlantılar ...

Bazı zamanlar vardır (zamanlar olarak genelliyorum çünkü sadece gece değil gündüz uykularını da katıyorum) gördüğünüz rüyanın bir rüyadan ibaret olmadığını hissederiz. Sanki başka bir dünyanın kapısı aralanmış gibi . Bir ses, bir yüz, bir yer...
Bunu belki de bir çoğumuz hayatında bir kez bile olsun tecrübe etmiştir. 

Ama en ilginç olanı, o rüyayı sadece senin görmediğini öğrenmendir. Sanki başka biriyle aynı sahnenin oyuncusu olmuşsundur. Ya da seyirci koltuğuna oturmuş ve sahnelenen oyunu seyreden iki ayrı ruh olarak gördüğün rüyayı adeta izlemişsindir.  
Aynı rüya, iki ruh ...
 
Ben bunu defalarca tecrübe edenlerden biriyim ve en çok da bu nedenle bu yazıyı yazıyorum.

Rüyaların sadece bilinçaltında bulunan düşünceler, duygular ve deneyimlerin uykuda ortaya çıkışı olduğunu düşünmüyorum. Bence rüyalar gecenin içine gizlemiş gizemli bir sır gibi... Ve bazen bu sırlar sadece bize ait değildir. Tanımadığın bir yüzü görürsün rüyanda ama çok tanıdık bir hisle. Bir rüyadan uyanırsın ve rüyanın seninle sınırlı olmadığını hissedersin. Ya da belki yakından tanıdığın belki de daha önce hiç tanışmadığın biriyle aynı sembolleri, aynı atmosferi paylaşmanın garip tesadüfüne şahit olursun. 

Eğer meditasyon yapan biriysen meditasyon  yaptığın biriyle aynı veya benzer sembolleri görmüş olabilirsin. Eğer bunu deneyimlediysen ve rüya konusunda az çok  araştırma yaptıysan yalnız olmadığını da biliyorsundur.

Bunu spiritüel ya da mistik yollarla deneyimleyen sayısız insan var. Ya da hiçbir şey yapmadan kalp veya frekans bağı olan bireyiyle aynı rüyayı gördüğünü farketmiş bir çok kişi.

Garip değil mi? Bir  rüyadan uyanıyorsun ve rüyanın seninle sınırlı olmadığını hissediyorsun. Hatta  hissetmekle kalmayıp;belki yakından tanıdığın belki de daha önce hiç tanışmadığın biriyle aynı sembolleri, aynı atmosferi paylaşmanın garip tesadüfüne şahit oluyorsun. 

Peki sizce bu sadece bir tesadüf mü? 
Bedenimiz uyku esnasındayken ruhlar bir yerlerde buluşuyor mu?
Bu yaşadığımız ortak rüya tecrübesi sadece bir tesadüf mü? Yoksa rüyalar bilinçaltının ötesinde bir ortak alanın dili midir?
Belki de bu sadece bilinçaltının bir oyunu değil.
Belki de bazı ruhlar geceleri aynı frekansta buluşuyordur...

Spiritüel öğretiler,bunun cevabını '' rüya alanı'' nın sadece bireysel değil, aynı zamanda kollektif bir bilinç düzeyine açılan bir kapı olduğunu söyleyerek veriyor.  Bu kapının eşiğinde, birbirine yakın olan kalpler (anne,baba,kardeş,eş,dost,sevgili v.b) yollarda birleşirmiş.  Belki bir dua, belki bir niyet, belki sadece aynı frekansta titreşen iki insan...

Ben rüyaların  sadece kişisel deneyimlerden oluşmadığını düşünenlerdenim. 

Peki siz rüyaların sadece gerçek hayatta gördüğünüz, gözlemlediğiniz ve varlılarını siz fark etmeseniz bile bilinçaltınızın kaydettiği deneyimlerden ibaret olduğunu mu düşünüyorsunuz? 

Bu konudaki fikirlerimizi ve varsa yaşandığınız tecrübeleri benimle paylaşırsanız çok sevinirim.





23 Haziran 2025 Pazartesi

SENDROMSUZ PAZARTESİ


GÜN DEĞİL, NİYET YORAR İNSANI 

 Pazartesi, kimileri için bir başlangıcın sancısı… Kimileri içinse yepyeni bir duasının filizlendiği haftanın besmelesi. Günleri karalayan biziz çoğu zaman. Henüz başlamamış bir günün yükünü,
zihnimizde ağırlığa çeviren de. 

Oysa her pazartesi, ilahi bir davet gibidir: “Kalk ve bir kez daha dene…” Zorlayıcı olan sabahın erken saati değil, dünden taşınan gönül yorgunluklarıdır. Düşüncelerimizin tortusudur. Ama unutma: Ruhunu sadeleştirirsen, pazartesin de hafifler. Çünkü mesele pazartesi değil, mesele senin bakışın. Pazartesi bir gün değildir; bir aynadır. Sen ne görüyorsan, o yansır sana. Bugün, çok beklediğin “yarın” olabilir. İçinden geçen fikri harekete dönüştürmen için bir vesile. Ufacık bir adımın, büyük bir değişimin kıvılcımı belki. Ve belki de tek ihtiyacın olan şey, sabah güneşini umuduna benzetip biraz gülümsemek... Kendine nazik ol. Gününü karalayarak değil, niyetinle aydınlatarak başla. Şunu unutma: Haftan nasıl geçeceği belki de bugüne neyle ve nasıl başladığınla ilgili. Bugün pazartesi. Ama belki de, *en güzel haline niyet ettiğin günün* ta kendisi... Haydi kalk! Bir işe , bir oluşa koyulma vakti...