8 Haziran 2026 Pazartesi

Belki de Duanın Cevabı Bir Mesajdır

 Yazmayı hep sevdim.

Belki de kendimi en çok ait hissettiğim yerlerden biri buydu. Kelimelerin arasında dolaşmak, içimde olup da anlatamadığım şeyleri satırlara bırakmak...

Uzun zamandır dualarımda bir şey diliyordum:

"Yazdıklarım birilerine ulaşsın."

"Yazdıklarımla birilerine iyi gelebileyim."

"Birilerinin yoluna küçük de olsa ışık olabileyim."

Büyük kalabalıklar istemedim.

Binlerce kişi tarafından okunmayı da istemedim.

Sadece bir insanın bile kalbine dokunabilmeyi diledim.

Geçtiğimiz günlerde ilginç bir şey yaşadım.

Instagram'dan bir mesaj aldım.

Bir kadın benden lipödem beslenmesi konusunda yardım istedi.

Önce şaşırdım.

Çünkü bu konuda uzman değilim.

Kendi deneyimlerim var, yıllar içinde öğrendiklerim var, bana destek olan uzmanlardan edindiğim bilgiler var ama kendimi hiçbir zaman bu desteği birine yapabilecek kadar donanımlı olarak görmedim.

Bunu ona da söyledim.

"Ben uzman değilim" dedim.

"Yalnızca yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi paylaşabilirim."

Daha doğru kaynaklara ulaşabileceğini de ekledim ve yönlendirdim.

Ama cevabı değişmedi.

Tekrar aynı şeyi söyledi:

"Lütfen sen yaz."

Bir süre sonra yine aynı cümleyi kurdu:

"Senin yazmanı istiyorum.Söylediğin kişilerin bir çoğunu zaten takip ediyorum ama anlayamıyorum. lütfen sen bana yapmam gerekenleri yaz''

İşte tam bu noktada durdum ve düşündüm. Çünkü internet bilgiyle dolu. Lipödem hakkında yüzlerce uzman, binlerce makale, sayısız video var. Eğer ihtiyacı sadece bilgi olsaydı, benden çok daha donanımlı insanlara ulaşabilirdi.

Ama o, bilgiyi değil beni arıyordu.

Belki de bazı insanlar bilgi aramaz.

Bazı insanlar kendilerini anlayabilecek bir ses arar.

Aynı yoldan geçmiş birini , onu anlayarak konuşacak birini arar.

Belki de şifa tam burada başlar.

Bir insanın "Ben de bu yollardan geçtim" diyebilmesinde.

Çünkü bazı yaralar bilgiyle iyileşmez. Bazı yaralar anlaşılınca hafifler.

O gün bana yazan kişi yeni bilgiler öğrendi mi bilmiyorum. Ama belki yalnız olmadığını hissetti.

Belki anlaşılmış hissetti. Belki de ihtiyacı olan tam olarak buydu.

Sonra dualarım geldi aklıma.

Yazdıklarımın okunmasını istemiştim. Yazdıklarımla birilerine iyi gelebilmeyi istemiştim. Ve tam da bu duanın ardından böyle bir şey yaşamıştım.

Kendi kendime sordum:

Bu bir tesadüf müydü?

Yoksa bir tevafuk mu?

Aslında bunun cevabını kesin olarak bilmiyorum. Belki bazıları buna tesadüf diyecek. Bazıları tevafuk diyecek.

Bazıları ise insanın dikkatini verdiği şeylerin hayatında daha görünür hale gelmesi diye açıklayacak.

Ama zamanla şunu fark ettim:

Belki de önemli olan bunun hangi kategoriye girdiği değil.

Önemli olan, bende ne uyandırdığı.

Çünkü beni etkileyen şey birinin lipödem hakkında soru sorması değildi.

Beni etkileyen şey, dua ettiğim bir konuda hayatın bana sessizce cevap vermiş gibi hissettirmesiydi.

Biz çoğu zaman büyük işaretler bekliyoruz.

Gökyüzünün yarılmasını, kapıların bir anda açılmasını, her şeyin apaçık olmasını...

Oysa hayat bazen çok daha sessiz konuşuyor.

Bir karşılaşmayla.

Bir cümleyle.

Bir bakışla.

Ya da hiç beklemediğimiz bir mesajla.

Belki de duaların cevabı her zaman beklediğimiz şekilde gelmiyor.

Bazen yalnızca bir insan çıkıyor karşımıza ve bütün seçenekler arasında dönüp bize şunu söylüyor:

"Sen yaz."

Belki de hayat o an kulağımıza fısıldıyor:

"Devam et."

Çünkü şifa her zaman büyük şeylerle gelmiyor.

Bazen bir cümleyle geliyor.

Bazen bir satırla.

Bazen de bir insanın, bütün seçenekler arasından seni seçmesiyle...

Ve belki de bazen bir duanın cevabı, gökyüzünden gelen büyük bir işaret değil;

tam ihtiyacın olan anda gelen küçük bir mesaj oluyor.

21 Nisan 2026 Salı

DÜNYA DÖNERKEN DURDUĞUMUZ YER



 

Bugün kitabımı okumak için evdeki en sessiz köşeyi, oğlumun odasını seçtim. O üniversitede olduğu için şimdi boş bekleyen bu oda; sessizliği ve sakinliğiyle benim sığınağım, okuma ve yazma alanım oldu. Kitabımı okurken çalışma masasında duran dünya şeklindeki küre masa lambasını açtım. Işığın etrafı yumuşacık aydınlatmasını izlerken gözüm o hiç dönmeyen dünya küresine takıldı. Hiç dönme telaşı yoktu, olduğu yerde vakur ve huzurlu duruyordu. Onun bu sükuneti bana gerçek dünyanın ne kadar aceleci ve telaşlı davrandığını düşündürdü.
​Dünya, kapının ardında sanki bir yere geç kalıyormuş gibi baş döndürücü bir hızla dönerken; bazen tek sığınağımız o lambanın ışığında bir fincan kahvenin soğumasını ya da bir sayfanın bitmesini bekleyecek kadar durabilmek oluyor.
​Hepimizin zihinleri bu aralar epey yoğun malumunuz. Kendi zihinlerimdeki karmaşaları, bir dikiş kutusunun dibinde birbirine dolanmış renk renk iplere hatta şu an kitabımın arasında duran ebru desenli ayracın renklerine benzetiyorum. Ucu nerede, hangi renk hangisinin içinden geçmiş belli değil; ama hepsi sonunda tek bir sayfada, tek bir hikâyede buluşuyor. Karmaşık olsa bile çözülmeyen hiçbir hal olmamış şimdiye kadar, öyle değil mi?
​Tüm bunları düşünürken ve yazarken pencerenin ötesinde rüzgârla esneyen o ağaç dalına takıldı gözüm. Eğiliyor, bükülüyor ama kırılmıyor. İnsanın hayat karşısındaki o ince ama dirençli duruşunu hatırlatıyor bana. Biz de o dal gibi, dışarıdaki devasa kalabalığın içinde kendi ritmimizi bulmaya çalışıyoruz. O durma anında insanın aklından en çok onarılan yerlerinin güzelliği geçiyor. Hayat bizi bazen hırpalasa da, o karışık iplerden en sağlam olanı seçip sökülen yerlerimizi diktiğimiz o anlar aslında bizi biz yapmıyor mu?
​Ruhumuzdaki, karakterimizdeki o dikiş izleri saklanacak kusurlar değil; yaşanmışlığın asıl motifleridir. Dünya tüm hızıyla döne dursun, benim kahvem tam içilecek kıvama geldi. Zihnimdeki ipler hâlâ biraz karışık olabilir ama masamdaki o hiç dönmeyen dünya küresinin sakinliği gibi, bu durma anının içindeki dengeyi çok seviyorum. Aceleye gerek yok; dışarıdaki dünya zaten yeterince hızlı dönüyor.
​Sayfaların arasında duran o ebru desenli ayraç, yıllar önce kendi ellerimle sabırla ebru teknesinden çıkardığım bir hatıradan... Tıpkı o ayraç gibi, hayatın karmaşasından kendi renklerimizi çekip çıkarmak ve o renklerle kendi ritmimizi yaratmak, ruhun en dingin şifası bence.
​Haydi kalın sağlıcakla...

8 Nisan 2026 Çarşamba

BİR HELALLİK MESELESİ

 


Kendime olan bir borcum vardı. ​Tam beş yıl önce bugün bu borcu ödemek için aynanın karşısına geçtim ve uzun zamandır ertelediğim o konuşmayı yaptım. Dışarıdaki herkese gösterdiğim o nezaketi, o anlayışı en çok borçlu olduğum kişiden esirgemiştim.  O gün kendimden  şu cümlelerle helallik istedim.

​"Çok yordum seni," dedim içimdeki o hiç susmayan ama hep duymazdan gelinen sese.

​Gereksiz işlerle, sonu gelmeyen ayrıntılarla, aslında hiçbir yere varmayan beyhude laflarla ve en çok da hayatımda kalabalık etmekten başka hükmü olmayan gereksiz insanlarla yordum seni. Bazen de sevgisi bende baki olan, varlığı benim için gerekli dediğim insanların gereksiz hallerine takılıp kaldım; onların yükünü senin sırtına bindirdim.

​Umursamam gereken her şeyi sanki birer hayati zorunlulukmuş gibi kucakladım. Hatta bunu bir hayat felsefesi sandığım, "ben buyum" dediğim anlar oldu. Sonra ne mi oldu? O kucakladığım her şeyin ağırlığı altında yavaş yavaş ezildim.

​Aslında sen beni hep uyardın. Bazen derin bir sessizlikle küstün, bazen içsel çığlıklarla isyan ettin. Seni hiç duymadım diyemem; duydum, gördüm, hatta her sızını hissettim. Ama yine de devam ettim. Olgunlaşmanın yolunun bu ağır yüklerden, bu yorgunluklardan geçtiğine inandırdım kendimi. Pişmek için yanmak gerekirdi ya, ben ateşi harladıkça harladım.

Sabrı, tahammülle karıştırdım.

​Gerekmeyen yerlerde sergilediğim o uçsuz bucaksız tahammülü sabır sandım. Ruhumu törpüleyen o gereksiz hoşgörü yüzünden, asıl sabır göstermem gereken yerlerde anlamsız tahammülsüzlükler sergiledim. Dengemi şaşırdım.

​Tüm bu karmaşa, kendimi gerçekten sevmeyi öğrenmeye başladığım o eşikte duruldu. Geçtiğim yollar, seçtiğim sapaklar belki doğruydu ama ben o yolları yürürken bazen tabelaları yanlış okudum. Çok ezdim seni, çok hırpaladım canım kendim. Ruhunu ağır düşüncelerle, bedenini ise umarsızca yiyip içtiklerimle yordum.

​Ama toydum işte. Tecrübe dediğimiz o ağır işçiliğin, insanın en çok kendisine vurduğu darbelerden oluştuğunu bugün anlıyorum.

​Şimdi tüm o yorgunlukların, o içsel dövüşlerin hatırına, bugün benden esirgemediğin o nefesin hürmetine; hakkını helal et kendim.

​Bundan sonrası, o yorgunlukları dindirme ve seni el üstünde tutma vaktidir.

Bu cümlelerle kendimden helallik aldım ve  kendimi ve bedenimi sevmeyi seçtim.  Kendimi sevdikçe dünyam değişti, ruhum ve bedenim en güzel haline erişti.

26 Mart 2026 Perşembe


 Hayatın içindeki ince detayları fark etme yeteneğim, bana her gün farklı bir dünyanın kapılarını aralıyor. Sabah evden çıkarken, tramvayın tekerleklerinin ritmi kulağımda bir melodi gibi çınladı; yanımdan geçen bir çiftin fısıltısı, sanki onların sessiz hikayesini fısıldıyordu. Rüzgarın uğultusu ile dağılan konuşma sesleri, bir bir kulağıma toparlanıyor ve farkında olmadan, belki de istemeden, insanların hayatlarına sızıyordum. Bu keskin gözlem gücü, yazarken bana ilham veriyor; her küçük an, bir hikaye, her sessiz detay, bir olasılık sunuyor. Belki de bu bakış açısı, beni hem dünyayı daha derin yaşamaya, hem de kendi yazarlık yolculuğumda özgün bir ses bulmaya itiyor. Yine de, bu yeteneğimi tam bir romana dönüştürecek miyim biliyorum. Belki de bu anlar, sadece küçük hikayelerin, bir gün daha büyük bir romana dönüşeceği tohumlardır.Ama aksine ilerlersem de, bu gözlem gücüyle yazdığım her küçük hikaye kendi içinde büyük bir değere sahip ve kendi başına bir yolculuk. Sonuçta bir sesin, bir bakış açısının yolculuğu olarak ilerleyen bu küçük hikayeler bende birikiyor, her biri birer ipucu. Belki de bir gün, bu ipuçları birleşir ve farklı yolculuğa kapı aralar.  Ben her satırı ve her detayı, bu farkındalıkla yazmaya devam edeceğim...

16 Mart 2026 Pazartesi

 Hayat bazen bitmek bilmeyen bir yapılacaklar listesi gibi üzerimize yığılırken, aslında en büyük ustalığın eylemsizlik olduğunu fark etmek ne garip değil mi? Yıllarca başkalarının hayatındaki pürüzleri gidermeyi, herkesin yolunu çiçeklendirmeyi bir görev, hatta bir sevgi gösterisi sandım. Oysa şimdi anlıyorum ki; her müdahale, bir başkasının kendi hikâyesini yazma hakkından çalmakmış.

Son zamanlarda kendime sık sık hatırlattığım bir şey var: Sınırlar, kalpleri birbirinden uzaklaştırmak için değil, ruhu korumak için çizilir. Kendi içimize yaptığımız o yolculukta, bazen eski alışkanlıklarımızı, o her şeye yetişme telaşımızı bir kenara bırakmamız gerekiyor. Ben buna ruhsal bir budama diyorum. Fazlalıklarımızdan, başkalarına ait sorumluluklardan ve yetersizlik hissinin o boğucu gölgesinden sıyrıldıkça, geriye sadece saf, yalın ve huzurlu bir ben kalıyor.

Geceleri uyumadan önce bir fincan çay eşliğinde defterimin başına geçtiğimde, şükredecek ne çok şey olduğunu görüyorum. Sadece büyük başarılar değil; tencerede pişen yemeğin kokusu, bir dostun samimi selamı ya da sadece o an orada, o nefesin içinde var olabilmek...

Yaşam, biz onu kontrol etmeye çalışmadığımızda kendi ritmini buluyor. Tıpkı bir şarkının notaları gibi; şan dersindeki o doğru sesi aramak gibi, bazen en güçlü ses, en sakin kalabildiğin anda ortaya çıkıyor.

Bugün kendinize bir alan açın. Hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan, sadece olduğunuz halinizle ne kadar kıymetli olduğunuzu bilerek...

Sevgiyle ve farkındalıkla kalın,

12 Mart 2026 Perşembe

Beden ve Ruhun Sessiz Antlaşması

 


Modern hayat bize sürekli "daha fazla tüket, daha fazla al, daha fazla ye" ve dolayısıyla "daha fazla çalış" derken; ben son altı aydır bilinçli bir eksiltme haline büründüm. Buna sebep neydi? Nereden ve nasıl başladım tam olarak bilmiyorum ama bu halin ruhum ve bedenim üzerinde yarattığı muhteşem etkilere her gün artarak şahitlik ediyorum. Bazen ruhumuz biz fark etmeden şifalanma yoluna giriyor ve biz sadece kendimizi sonuçları izlerken buluyoruz.

Mesela tabağımdan bazı şeyleri eksiltmekle başladım. Bu gıdaları hayatımdan çıkarırken, başlarda bunları uyguladığım beslenme programının içeriğindeki yasaklar olarak görmüştüm. Ama süreç ilerledikçe, irade duygumun çığlıkları artık fısıltıya dönüştüğünde, yasak gözüyle baktıklarım artık gereksiz gözüyle baktıklarım oluverdi. Dışarıdan zor ve kısıtlayıcı gibi görünen bu disiplin, benim içimde de zordu; ama bu zorluk içimde öyle bir hükümdarlık kurdu ki, farkındalıklarıma ve getirdiklerine hayranlık duyduğum bir hayata sahip oldum. Bedenim ve organlarım arındıkça zihnim de temizlendi. Bu disiplin bana kendime daha fazla zaman ayırmayı öğretti.

Zihnimin bedenle inatlaşmayı bırakıp onunla aynı ritme gelmesi mucizevi bir hal. Yasak kelimesinin yerini gereksiz kelimesine bırakması ise gerçek bir içsel devrim. Bir gıdaya bakıp yiyemem demek yerine buna ihtiyacım yok diyebilmek, o kendi hükümdarlığının ta kendisi.

Bu hükümdarlık sadece mutfak masasında kalmadı, ruhumun diğer odalarına da bir güneş gibi sızdı. Bedenime koyduğum o şefkatli sınırlar, zamanla hayatın geneline dair çizdiğim sınırların provası haline geldi. Eskiden her şeye yetişmeye çalışan, herkesin pürüzünü düzeltmeyi görev sayan o telaşlı kadın; şimdi tabağındaki sadeleşme gibi, hayatındaki kalabalıkları da ayıklamaya başladı. Zihnimdeki gürültü dindiğinde, her gün tuttuğum şükür notlarım da değişti. Artık sadece büyük olaylara değil; arınmış bir bedenle alınan o hafif nefese, zihnimin sakinliğine ve kendime ayırdığım o kıymetli durma anlarına şükreder oldum. Bedenimle yaptığım bu sessiz antlaşma, meğer kendimle barışmamın ilk maddesiymiş.

En güzel kısmı da bunca eksilme sonrası gelen tamlık hissi. Kendimi çocuk zihnimin heyecanıyla olgun zihnimin sakinliğinin birleştiği çok farklı bir noktada hissediyorum. Beden ve ruh senkronizasyonu, bu hayatta bize sunulan muhteşem bir nimet. Bedenim ruhumla anlaşma imzalarken, ruhum bedenime hayranlıkla ve sevgiyle yaklaşıyor. Son birkaç yıldır unuttuğum kendimi bana hatırlatan bu disiplin, ne de hoş geldi hayatıma.

Bu disiplin bana bir kısıtlama değil, en çok da kendime verdiğim o kadim sözü hatırlattı: Kendine iyi bak, çünkü bu yolculukta ev sahibin sensin. Ruhum, bedenimin içinde bir yabancı gibi değil; sevgiyle ağırlandığı o huzurlu yuvada dinleniyor. Eksilttikçe çoğaldığım, azaldıkça tamamlandığım bu yeni ritimde; her sabah daha hafif bir bedene ve daha aydınlık bir zihne uyanmanın tadı tarif edilemez.

Şimdi biliyorum ki; biz kendi içimizde o sessiz antlaşmayı imzaladığımızda, dış dünyadaki tüm gürültüler sadece birer fona dönüşüyor. Kendi hükümdarlığınızın sınırlarını şefkatle çizin; göreceksiniz ki o sınırların içinde keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir özgürlük var.

10 Mart 2026 Salı

İYİLİĞİN GÖLGESİNDEKİ SINIR

 Aşağıda paylaşacağım farkındalık yolculuğumu araştırırken bunun kişisel gelişim yolculuğunda sınırlar  kavramının en can alıcı noktalarından biri olduğunu öğrendim. İyi niyetle yapılan, karşılık beklenmeyen ama karşı tarafın sorumluluk alanını farkında olmadan daraltan. Ve az sonra bahsedeceğim bu davranış biçimine psikolojide ise "aşırı işlevsellik" deniyormuş.

Şimdi gelelim benim bu konudaki farkındalık yolculuğuma.

Yardım mı, Müdahale mi?

Hayatımızın bir döneminde birçoğumuz bu tuzağa düşeriz: Sevdiğimiz insanların hayatını kolaylaştırmak için adeta bir kurtarıcı gibi sahneye atlamak. Hiçbir karşılık beklemeden, sadece onlar yorulmasın, işleri hallolsun diye onların yaşam alanlarına, sorumluluklarına sızarız. Ben de bir zamanlar tam olarak buradaydım.

En yakın çevremden başlayarak, bazen sadece değer verdiğim bir tanıdığım için bile, onların hayat alanlarını gasp edercesine kolaylaştırmaya çalışırdım. Bunu yaparken içimde ne bir beklenti ne de "bak ben senin için neler yaptım" deme arzusu vardı. Saf bir sevgiyle, kendiliğinden gelen bir refleksti .

Ancak bir gün durup baktığımda, bu durumun aslında karşı tarafın "kendi olma ve kendi işini halletme" hakkına bir müdahale olduğunu fark ettim. Tüm iyi niyetim ve yardımseverliğimle yaptığım bazı eylemler farkında olmadan sevdiklerimin ve yakınlarımın alanlarına izinsiz girmek ve müdahale etmek oluyordu. Yardım etmekle, birinin sorumluluğunu elinden alıp onu pasifleştirmek ve alanlarına izinsiz girip belki de huzursuz etmek arasındaki o ince çizgiyi aşmıştım. Bu farkındalıkla birlikte bu özelliğimi törpülemeye başladım.

Zordu... Çünkü insan, sevdiklerine kıyamadığı için bu yola girer. Ama en zoru, bu değişimi aile içinde; eş ve çocuklar üzerinde uygulamaktı.

Eşim ve çocuklarım konusunda bu törpüleme sürecine girmem, itiraf etmeliyim ki oldukça uzun sürdü. Belki de geç kalmışlık hissi veren bir zamandı. İlginç olan şuydu ki; aile bireylerim bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Aksine, hayatlarının bu denli kolaylaştırılmasından memnunlardı ve beni bu yönde teşvik ediyorlardı.

 Eşimin konforu veya çocuklarımın rahatlığı için onların gelişim alanlarını kapatmamam gerektiğini anlamam, benim en büyük olgunluk sınavımdı. Ve belki de kendim için yaptığım en büyük iyiliklerden biriydi.

Neden Durmalıydım?

Yakınlarımın her problemini çözdüğümde ve hayatı onlar için kolaylaştırdığımda, onlara gizliden gizliye "Sen bunu tek başına yapamazsın" mesajı verdiğimi farkettim. Karşılık beklemesen bile, birilerinin hayatını kolaylaştırmak zihinsel olarak beni çok yormuştu.

Sonuç olarak; törpülediğim her aşırılık, bana kendimle ve sevdiklerimle daha sağlıklı bir mesafe bıraktı. Artık özellikle çocuklarımın hayatlarını kolaylaştırmak yerine, onlara hayatlarını yönetmeleri için alan bırakmanın en büyük iyilik olduğunu biliyorum.