21 Nisan 2026 Salı
DÜNYA DÖNERKEN DURDUĞUMUZ YER
8 Nisan 2026 Çarşamba
BİR HELALLİK MESELESİ
Kendime olan bir borcum vardı. Tam beş yıl önce bugün bu borcu ödemek için aynanın karşısına geçtim ve uzun zamandır ertelediğim o konuşmayı yaptım. Dışarıdaki herkese gösterdiğim o nezaketi, o anlayışı en çok borçlu olduğum kişiden esirgemiştim. O gün kendimden şu cümlelerle helallik istedim.
"Çok yordum seni," dedim içimdeki o hiç susmayan ama hep duymazdan gelinen sese.
Gereksiz işlerle, sonu gelmeyen ayrıntılarla, aslında hiçbir yere varmayan beyhude laflarla ve en çok da hayatımda kalabalık etmekten başka hükmü olmayan gereksiz insanlarla yordum seni. Bazen de sevgisi bende baki olan, varlığı benim için gerekli dediğim insanların gereksiz hallerine takılıp kaldım; onların yükünü senin sırtına bindirdim.
Umursamam gereken her şeyi sanki birer hayati zorunlulukmuş gibi kucakladım. Hatta bunu bir hayat felsefesi sandığım, "ben buyum" dediğim anlar oldu. Sonra ne mi oldu? O kucakladığım her şeyin ağırlığı altında yavaş yavaş ezildim.
Aslında sen beni hep uyardın. Bazen derin bir sessizlikle küstün, bazen içsel çığlıklarla isyan ettin. Seni hiç duymadım diyemem; duydum, gördüm, hatta her sızını hissettim. Ama yine de devam ettim. Olgunlaşmanın yolunun bu ağır yüklerden, bu yorgunluklardan geçtiğine inandırdım kendimi. Pişmek için yanmak gerekirdi ya, ben ateşi harladıkça harladım.
Sabrı, tahammülle karıştırdım.
Gerekmeyen yerlerde sergilediğim o uçsuz bucaksız tahammülü sabır sandım. Ruhumu törpüleyen o gereksiz hoşgörü yüzünden, asıl sabır göstermem gereken yerlerde anlamsız tahammülsüzlükler sergiledim. Dengemi şaşırdım.
Tüm bu karmaşa, kendimi gerçekten sevmeyi öğrenmeye başladığım o eşikte duruldu. Geçtiğim yollar, seçtiğim sapaklar belki doğruydu ama ben o yolları yürürken bazen tabelaları yanlış okudum. Çok ezdim seni, çok hırpaladım canım kendim. Ruhunu ağır düşüncelerle, bedenini ise umarsızca yiyip içtiklerimle yordum.
Ama toydum işte. Tecrübe dediğimiz o ağır işçiliğin, insanın en çok kendisine vurduğu darbelerden oluştuğunu bugün anlıyorum.
Şimdi tüm o yorgunlukların, o içsel dövüşlerin hatırına, bugün benden esirgemediğin o nefesin hürmetine; hakkını helal et kendim.
Bundan sonrası, o yorgunlukları dindirme ve seni el üstünde tutma vaktidir.
Bu cümlelerle kendimden helallik aldım ve kendimi ve bedenimi sevmeyi seçtim. Kendimi sevdikçe dünyam değişti, ruhum ve bedenim en güzel haline erişti.
26 Mart 2026 Perşembe
Hayatın içindeki ince detayları fark etme yeteneğim, bana her gün farklı bir dünyanın kapılarını aralıyor. Sabah evden çıkarken, tramvayın tekerleklerinin ritmi kulağımda bir melodi gibi çınladı; yanımdan geçen bir çiftin fısıltısı, sanki onların sessiz hikayesini fısıldıyordu. Rüzgarın uğultusu ile dağılan konuşma sesleri, bir bir kulağıma toparlanıyor ve farkında olmadan, belki de istemeden, insanların hayatlarına sızıyordum. Bu keskin gözlem gücü, yazarken bana ilham veriyor; her küçük an, bir hikaye, her sessiz detay, bir olasılık sunuyor. Belki de bu bakış açısı, beni hem dünyayı daha derin yaşamaya, hem de kendi yazarlık yolculuğumda özgün bir ses bulmaya itiyor. Yine de, bu yeteneğimi tam bir romana dönüştürecek miyim biliyorum. Belki de bu anlar, sadece küçük hikayelerin, bir gün daha büyük bir romana dönüşeceği tohumlardır.Ama aksine ilerlersem de, bu gözlem gücüyle yazdığım her küçük hikaye kendi içinde büyük bir değere sahip ve kendi başına bir yolculuk. Sonuçta bir sesin, bir bakış açısının yolculuğu olarak ilerleyen bu küçük hikayeler bende birikiyor, her biri birer ipucu. Belki de bir gün, bu ipuçları birleşir ve farklı yolculuğa kapı aralar. Ben her satırı ve her detayı, bu farkındalıkla yazmaya devam edeceğim...
16 Mart 2026 Pazartesi
Hayat bazen bitmek bilmeyen bir yapılacaklar listesi gibi üzerimize yığılırken, aslında en büyük ustalığın eylemsizlik olduğunu fark etmek ne garip değil mi? Yıllarca başkalarının hayatındaki pürüzleri gidermeyi, herkesin yolunu çiçeklendirmeyi bir görev, hatta bir sevgi gösterisi sandım. Oysa şimdi anlıyorum ki; her müdahale, bir başkasının kendi hikâyesini yazma hakkından çalmakmış.
Son zamanlarda kendime sık sık hatırlattığım bir şey var: Sınırlar, kalpleri birbirinden uzaklaştırmak için değil, ruhu korumak için çizilir. Kendi içimize yaptığımız o yolculukta, bazen eski alışkanlıklarımızı, o her şeye yetişme telaşımızı bir kenara bırakmamız gerekiyor. Ben buna ruhsal bir budama diyorum. Fazlalıklarımızdan, başkalarına ait sorumluluklardan ve yetersizlik hissinin o boğucu gölgesinden sıyrıldıkça, geriye sadece saf, yalın ve huzurlu bir ben kalıyor.
Geceleri uyumadan önce bir fincan çay eşliğinde defterimin başına geçtiğimde, şükredecek ne çok şey olduğunu görüyorum. Sadece büyük başarılar değil; tencerede pişen yemeğin kokusu, bir dostun samimi selamı ya da sadece o an orada, o nefesin içinde var olabilmek...
Yaşam, biz onu kontrol etmeye çalışmadığımızda kendi ritmini buluyor. Tıpkı bir şarkının notaları gibi; şan dersindeki o doğru sesi aramak gibi, bazen en güçlü ses, en sakin kalabildiğin anda ortaya çıkıyor.
Bugün kendinize bir alan açın. Hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan, sadece olduğunuz halinizle ne kadar kıymetli olduğunuzu bilerek...
Sevgiyle ve farkındalıkla kalın,
12 Mart 2026 Perşembe
Beden ve Ruhun Sessiz Antlaşması
Modern hayat bize sürekli "daha fazla tüket, daha fazla al, daha fazla ye" ve dolayısıyla "daha fazla çalış" derken; ben son altı aydır bilinçli bir eksiltme haline büründüm. Buna sebep neydi? Nereden ve nasıl başladım tam olarak bilmiyorum ama bu halin ruhum ve bedenim üzerinde yarattığı muhteşem etkilere her gün artarak şahitlik ediyorum. Bazen ruhumuz biz fark etmeden şifalanma yoluna giriyor ve biz sadece kendimizi sonuçları izlerken buluyoruz.
Mesela tabağımdan bazı şeyleri eksiltmekle başladım. Bu gıdaları hayatımdan çıkarırken, başlarda bunları uyguladığım beslenme programının içeriğindeki yasaklar olarak görmüştüm. Ama süreç ilerledikçe, irade duygumun çığlıkları artık fısıltıya dönüştüğünde, yasak gözüyle baktıklarım artık gereksiz gözüyle baktıklarım oluverdi. Dışarıdan zor ve kısıtlayıcı gibi görünen bu disiplin, benim içimde de zordu; ama bu zorluk içimde öyle bir hükümdarlık kurdu ki, farkındalıklarıma ve getirdiklerine hayranlık duyduğum bir hayata sahip oldum. Bedenim ve organlarım arındıkça zihnim de temizlendi. Bu disiplin bana kendime daha fazla zaman ayırmayı öğretti.
Zihnimin bedenle inatlaşmayı bırakıp onunla aynı ritme gelmesi mucizevi bir hal. Yasak kelimesinin yerini gereksiz kelimesine bırakması ise gerçek bir içsel devrim. Bir gıdaya bakıp yiyemem demek yerine buna ihtiyacım yok diyebilmek, o kendi hükümdarlığının ta kendisi.
Bu hükümdarlık sadece mutfak masasında kalmadı, ruhumun diğer odalarına da bir güneş gibi sızdı. Bedenime koyduğum o şefkatli sınırlar, zamanla hayatın geneline dair çizdiğim sınırların provası haline geldi. Eskiden her şeye yetişmeye çalışan, herkesin pürüzünü düzeltmeyi görev sayan o telaşlı kadın; şimdi tabağındaki sadeleşme gibi, hayatındaki kalabalıkları da ayıklamaya başladı. Zihnimdeki gürültü dindiğinde, her gün tuttuğum şükür notlarım da değişti. Artık sadece büyük olaylara değil; arınmış bir bedenle alınan o hafif nefese, zihnimin sakinliğine ve kendime ayırdığım o kıymetli durma anlarına şükreder oldum. Bedenimle yaptığım bu sessiz antlaşma, meğer kendimle barışmamın ilk maddesiymiş.
En güzel kısmı da bunca eksilme sonrası gelen tamlık hissi. Kendimi çocuk zihnimin heyecanıyla olgun zihnimin sakinliğinin birleştiği çok farklı bir noktada hissediyorum. Beden ve ruh senkronizasyonu, bu hayatta bize sunulan muhteşem bir nimet. Bedenim ruhumla anlaşma imzalarken, ruhum bedenime hayranlıkla ve sevgiyle yaklaşıyor. Son birkaç yıldır unuttuğum kendimi bana hatırlatan bu disiplin, ne de hoş geldi hayatıma.
Bu disiplin bana bir kısıtlama değil, en çok da kendime verdiğim o kadim sözü hatırlattı: Kendine iyi bak, çünkü bu yolculukta ev sahibin sensin. Ruhum, bedenimin içinde bir yabancı gibi değil; sevgiyle ağırlandığı o huzurlu yuvada dinleniyor. Eksilttikçe çoğaldığım, azaldıkça tamamlandığım bu yeni ritimde; her sabah daha hafif bir bedene ve daha aydınlık bir zihne uyanmanın tadı tarif edilemez.
Şimdi biliyorum ki; biz kendi içimizde o sessiz antlaşmayı imzaladığımızda, dış dünyadaki tüm gürültüler sadece birer fona dönüşüyor. Kendi hükümdarlığınızın sınırlarını şefkatle çizin; göreceksiniz ki o sınırların içinde keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir özgürlük var.
10 Mart 2026 Salı
İYİLİĞİN GÖLGESİNDEKİ SINIR
Aşağıda paylaşacağım farkındalık yolculuğumu araştırırken bunun kişisel gelişim yolculuğunda sınırlar kavramının en can alıcı noktalarından biri olduğunu öğrendim. İyi niyetle yapılan, karşılık beklenmeyen ama karşı tarafın sorumluluk alanını farkında olmadan daraltan. Ve az sonra bahsedeceğim bu davranış biçimine psikolojide ise "aşırı işlevsellik" deniyormuş.
Şimdi gelelim benim bu konudaki farkındalık yolculuğuma.
Yardım mı, Müdahale mi?
Hayatımızın bir döneminde birçoğumuz bu tuzağa düşeriz: Sevdiğimiz insanların hayatını kolaylaştırmak için adeta bir kurtarıcı gibi sahneye atlamak. Hiçbir karşılık beklemeden, sadece onlar yorulmasın, işleri hallolsun diye onların yaşam alanlarına, sorumluluklarına sızarız. Ben de bir zamanlar tam olarak buradaydım.
En yakın çevremden başlayarak, bazen sadece değer verdiğim bir tanıdığım için bile, onların hayat alanlarını gasp edercesine kolaylaştırmaya çalışırdım. Bunu yaparken içimde ne bir beklenti ne de "bak ben senin için neler yaptım" deme arzusu vardı. Saf bir sevgiyle, kendiliğinden gelen bir refleksti .
Ancak bir gün durup baktığımda, bu durumun aslında karşı tarafın "kendi olma ve kendi işini halletme" hakkına bir müdahale olduğunu fark ettim. Tüm iyi niyetim ve yardımseverliğimle yaptığım bazı eylemler farkında olmadan sevdiklerimin ve yakınlarımın alanlarına izinsiz girmek ve müdahale etmek oluyordu. Yardım etmekle, birinin sorumluluğunu elinden alıp onu pasifleştirmek ve alanlarına izinsiz girip belki de huzursuz etmek arasındaki o ince çizgiyi aşmıştım. Bu farkındalıkla birlikte bu özelliğimi törpülemeye başladım.
Zordu... Çünkü insan, sevdiklerine kıyamadığı için bu yola girer. Ama en zoru, bu değişimi aile içinde; eş ve çocuklar üzerinde uygulamaktı.
Eşim ve çocuklarım konusunda bu törpüleme sürecine girmem, itiraf etmeliyim ki oldukça uzun sürdü. Belki de geç kalmışlık hissi veren bir zamandı. İlginç olan şuydu ki; aile bireylerim bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Aksine, hayatlarının bu denli kolaylaştırılmasından memnunlardı ve beni bu yönde teşvik ediyorlardı.
Eşimin konforu veya çocuklarımın rahatlığı için onların gelişim alanlarını kapatmamam gerektiğini anlamam, benim en büyük olgunluk sınavımdı. Ve belki de kendim için yaptığım en büyük iyiliklerden biriydi.
Neden Durmalıydım?
Yakınlarımın her problemini çözdüğümde ve hayatı onlar için kolaylaştırdığımda, onlara gizliden gizliye "Sen bunu tek başına yapamazsın" mesajı verdiğimi farkettim. Karşılık beklemesen bile, birilerinin hayatını kolaylaştırmak zihinsel olarak beni çok yormuştu.
Sonuç olarak; törpülediğim her aşırılık, bana kendimle ve sevdiklerimle daha sağlıklı bir mesafe bıraktı. Artık özellikle çocuklarımın hayatlarını kolaylaştırmak yerine, onlara hayatlarını yönetmeleri için alan bırakmanın en büyük iyilik olduğunu biliyorum.
8 Mart 2026 Pazar
Camdaki Su Lekesi mi, Ruhundaki Leke mi?
Hayat bazen üzerimize bir su balonu gibi iner. Bu benim için bir metafor değil, her hafta gerçekten yaşadığım bir rutin. Tam her şeyi bitirdim, camlarım pırıl pırıl silindi ve ben rahatça haftanın yorgunluğunu atabilirim dediğim anda, çocukların neşeli ama hoyrat bir şakasıyla o su balonu camımda patlar. Emeğim bir saniyede su lekeleri altında kalır.
Hemen kalkmıyorum. O camın yeniden silinebileceğini, suyun kuruyup gideceğini ama öfkenin ruhumda bırakacağı izin daha zor temizleneceğini biliyorum. Sakince bekleyip, sükunetle o camı yeniden siliyorum. Bu bir pes ediş değil; bu, kendi huzurunun kontrolünü bir su balonuna teslim etmemek.
Dışarıdaki Göz, İçerideki Özü Görebilir mi?
Bu sükunet kalesi, tabii ki sadece camdaki lekelerde değil, insanların kelimelerinde de sınanıyor. Bazen disiplinli bir yolculuğun (beslenmenizin, orucunuzun, sadeleşme çabanızın) meyvelerini toplarken, dışarıdan gelen bir yorum tüm o emeğinizi bir yorgunluk veya hastalık etiketiyle damgalayıverir. Sizin için bir hafifleme, iyileşme olan şey, bir başkasının kalıplarında çökmek olarak adlandırılabilir. Bazen de birisi çıkıp gelir ve "Yüzün çökmüş, hasta mısın?" der. Sizin aylardır emek verdiğiniz o disiplinli beslenmeyi, arındığınız o oruç saatlerini, sadeleşen ve makyajsız, toplu saçlı o en doğal halinizi yıpranmışlık olarak değerlendirir.
Hatta bazen bu yorumlar, sınırlarınızı ihlal eden fiziksel bir müdahaleye veya patavatsız bir tavra bile dönüşebilir. Çünkü dünya, parıltılı filtrelerin ve yapay canlılığın peşinde koşarken; sizin o içsel hafifliğinizi, kemik hatlarınızın belirginleşmesindeki o sadeleşmeyi anlayamaz. O an, bir su balonunun tertemiz camınıza çarpması gibidir; şaşırırsınız, hatta belki biraz incinirsiniz.
İçimdeki Sesle Yüzleşmek
İçimden önemsemiyorum desem de, bu satırları yazıyor olmam aslında o sızının hala bir yerlerde yankılandığının kanıtı. Ama fark ettim ki; bu takıntı, benim disiplinsizliğimden değil, emeğimi koruma içgüdümden kaynaklanıyor. Bekliyorum, sakinleşiyorum ve o cahilce yorumların benim gerçeğimi (disiplinimi, orucumu, hafifliğimi) tanımlamasına izin vermemeyi her gün yeniden öğreniyorum. İtiraf etmeliyim ki; önemsemiyorum demekle, gerçekten önemsememek arasında ince bir çizgi var. Bu tür anları zihnimizde evirip çeviriyor olmamız, aslında o konuyu henüz tam aşamadığımızın bir fısıltısıdır. Ve bu çok insani.
Ama önemli olan şu: Başkalarının bizim disiplinimize kendi pencerelerinden (ve bazen o pencerenin tozuyla) bakması, bizim gerçeğimizi değiştirmez. Bizim sağlık dediğimize onlar halsizlik diyebilir. Bizim sadelik, doğallık dediğimize onlar bakımsızlık diyebilir.
Eğer o su balonu anındaki bilgeliği kazandıysanız, bu sözlere de sadece gülümser geçersiniz. Çünkü siz içeriden biliyorsunuz:
O çökmüş dedikleri şey, aslında yüklerden kurtulmuş bir bedenin hafifliğinin yüze yansımasıdır.
O makyajsız hal, insanın kendi gerçekliğini sevme halidir.
O hasta mısın? sorusu, aslında bir başkasının sizin disiplininizi kendi kalıplarına sığdıramama, anlayamama halidir.
Bugün şükür günlüğüme şunu yazıyorum:
Kendi iç kalemi koruyabildiğim için şükürler olsun.
Ne bir çocuğun attığı su balonu ne de bir tanıdığın dış görünüşümle alakalı o cümleleri kalemin kapılarını zorlayamıyor artık. Camlar yeniden silinir, sözler havada asılı kalır; ama o sakince yerinde duran, kendi bildiği yolda zarafetle yürüyen öz, her şeyden daha kıymetlidir.





