Tasavvuf ehli der ki: “Her şey, her gelen ve her giden Allah’tandır.” Biz çoğu zaman hayatımıza giren insanları bir rastlantı gibi görür, ayrılıklara ise talihsizlik gözüyle bakar ve üzüntü duyarız. Oysa hakikat gözüyle bakan bilir ki, hiçbir şey boşuna değildir. Her insan bir işaret, her buluşma bir ders, her ayrılık bir tecellidir.
Gelenler emanet misafirlerdir. Hayatımıza giren insanlar bazen kalbimize ışık olur, bazen gölgemizi bize gösterir. Bir dostun varlığı bize sabrı öğretir mesela ya da bir düşmanla karşılaşmak affı ve olgunluğu.
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Her gelen, gönül evine bir haberci olarak gelir.”
Bazen biri hayatımıza girer ve onunla birlikte farklı işaretler görmeye başlarız. “Demek ki bana katkısı var” diye düşünür, kalbimizde ona sıkı bir bağ kurarız. Bu bağ kimimiz için dostluk olur, kimimiz için duygusal bir yakınlık. Bağlanma...
Tasavvufa göre bu bağlanma, Allah’tan çok kula yönelince perde olur. Yani O’ndan uzaklaşıp insana sıkıca bağlandığımızda, Allah o kişiyi ayrılık yoluyla hayatımızdan çıkarır. Bu ayrılık aslında ilahi bir davettir:
“Asıl bağını Benimle kur.”
Kimi hayatımıza gelir ve bize sevgiyi, güveni, kardeşliği tattırır. Kimi gelir, kalbimizi kırar, incitir ama aslında kendi yaralarımızı bize gösterir. Yani gelen kişi aslında bizim aynımızdır, bizim aynamızdır... Ona bakarak kendimizi görür ve daha yakından tanırız.
Tasavvuf, “her şey Allah’ın takdiriyle olur” derken; Doğu öğretileri bunu karma kavramıyla açıklar: Ektiğin tohum neyse, karşına çıkanlar da odur. Bize fayda sağlayan ya da bizi inciten insanlar, aslında kendi iç dünyamızın yansımasıdır.
Psikoloji de bu noktada benzer bir şey söyler: Davranışlarımız ve seçimlerimiz, bilinçdışı eğilimlerimizle şekillenir. Karşımıza çıkan insanlar, çoğu zaman kendi ruhsal derslerimizi bize gösterir.
Ve hepsi bizi aynı noktada buluşturur. Benliğini bulmak, aslında içimizde saklı olan ilahi cevheri tanımaktır. Kendini tanıyan, Rabbini tanır; kalbinin özündeki ışığı gören, Yaradan'a bir adım daha yaklaşır. Çünkü en hakiki yolculuk, dışarıya değil, O’na götüren içsel yolculuktur.
Peki ya gidenler?
Bazen bir dost, bazen bir sevgili, bazen de en yakınımız… Gidişin ardından yaşadığımız boşluk, aslında Rabbimizin bize verdiği bir fırsattır:
“Benimle olmayı hatırla.” der.
İnsan kalabalığında unuttuğumuz hakikati, yalnızlıkta yeniden fark ederiz. Çünkü giden, aslında bizi Allah’a daha çok yaklaştırmak için gitmiştir.
Tasavvufta “fena” (yok oluş) makamı vardır. Yani dünyevi bağların birer birer çözülmesi, kulun yalnızca Hakk’a yönelmesi. İşte ayrılıklar da küçük fena halleri gibidir. Biz onlara sarıldıkça Rabbimiz nazikçe koparır; çünkü bizi sadece kendine çekmek ister.
Her gelen ve giden insan, aslında bizi bir yola sokar. O yolun adı “kendine dönüş yoludur”. İnsan ilişkilerinde yaşadığımız mutluluklar da, acılar da bize şunu fısıldar:
“Aslında sen O’nsuz hiçbir şeye sahip değilsin.”
Belki en çok sevdiğimiz dostun bize ettiği iyilik, Allah’ın merhametini gösterir. Belki en çok kırıldığımız kişinin ihaneti, Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını öğretir. Yani yol hep aynıdır: O’na doğru…
Hayatımıza girenleri de çıkanları da Allah’ın kalbimize bıraktığı işaretler gibi görürsek, öfkemiz azalır, teslimiyetimiz artar. Anlarız ki kimse aslında bizden alınmaz, kimse de bize verilmez. Her şey O’nun katından gelir ve yine O’na döner.
Ve bu yolculuğun sonunda insan kendi içinde şunu der:
“Rabbim, ben seni insanın suretinde tanıdım, senin derslerini dostluklarda, ayrılıklarda gördüm. Biliyorum ki bana yaklaşan da uzaklaşan da aslında hep Sen’din. ''