Geçen gün mağazaya gelen genç bir anne ile küçük kızını gördüm. Ellerinde şerbetli bir tatlı, dükkanın içinde gezinerek yiyorlardı. O an zihnimden “Bizim annelerimiz bizi böyle yetiştirmedi” cümlesi geçti. Çünkü bizim çocukluğumuzda bırakın mağazada yiyecek tüketmeyi, dışarıda elimizde bir şey yemek bile ayıp sayılırdı. Büyüklerimiz, “göz hakkı vardır” diyerek bizi uyarır, edebe uygun bulmazdı.
Ama tam o sırada içimde başka bir farkındalık belirdi: Bugün yanımda gördüğüm bu genç anneyi ve onun kuşağını yetiştiren aslında bizim neslimizdi. Şimdi onlar çocuklarını büyütüyorlar, kendi doğrularıyla, kendi alışkanlıklarıyla. O an düşündüm; demek ki eleştirdiğimiz ya da yadırgadığımız davranışların kökünde bir şekilde bizlerin payı da var. İşte bu farkındalıkla bu yazıyı yazmak istedim.
Biz 78 kuşağı, hatta bizden biraz önceki nesiller, çok özel bir çocukluk yaşadık. Sokakta misket oynadık, ip atladık, saklambaçta gece yarılarına kadar koşuşturduk. Evlerin kapıları kilitlenmezdi, komşunun tenceresi bizim ocağımızda kaynardı. Cebimizde üç beş kuruş olurdu ama o parayı harcayacak fazla şey bulamazdık. Oyuncaklarımız sınırlıydı, kıyafetlerimiz basitti. Ama işte o sadelik bize hem kanaatkârlığı hem de paylaşmayı öğretti.
Sonra dünya hızla değişti. İnternet, bilgisayar, cep telefonu derken hayatımıza önce imkânlar, sonra da tüketimin doyumsuzluğu girdi. Oyuncaktan giyime, çikolatadan kulaklığa kadar her şey çeşitlendi. Artık almak istediğimiz çok şey var, ama ceplerimizde o kadar para yok. Bizim çocukluğumuzun tersine, şimdi bolluk var ama bereket yok.
Peki bu bolluk çocuk yetiştirme anlayışımızı nasıl etkiledi? Biz, kendi çocukluğumuzda bulamadığımız sevgiyi, ilgiyi, oyuncakları çocuklarımıza fazlasıyla vermeye çalıştık. Çoğu zaman çocuklarımıza aldığımız şeylerle aslında kendi içimizdeki eksiklikleri doldurduk. Onlara hediyeler sunarken, aslında kendi çocukluğumuza hediye alıyorduk. Ama bir şeyi unuttuk: Eğitim ve sorumluluk bilincini.
Bugün sokakta, okulda, iş hayatında gördüğümüz gençler; sabırsız, biraz daha bencil, hayatı kolay sanan, tozpembe hayallere kapılan gençler… Bunları eleştirirken çoğu zaman acımasızlaşıyoruz. Hatta “bunlardan bir halt olmaz” diyoruz. Oysa unuttuğumuz şey şu: Bu gençleri biz yetiştirdik. Ve şimdi bu gençler büyüyor, yuva kurma çağına geliyor, anne-baba olmaya başlıyor. İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü artık onların yetiştireceği çocuklarla karşılaşacağız. Bizim çocuklarımızın çocukları… Yani torunlarımız, toplumun yeni bireyleri..
Eğer biz çocuklarımızı sadece tüketmeye alıştırdıysak, onların çocukları da aynı alışkanlığı miras alacak.
Eğer biz çocuklarımıza hayatın zorluklarını göstermediysek, onların çocukları zorlukla yüzleştiğinde daha da kırılgan olacak.
Eğer biz sadece maddiyatla mutluluk aradıysak, onların çocukları da aynı çıkmazı yaşayacak.
Ama bu işin bir de olumlu tarafı var. Çünkü farkındalık dediğimiz şey her zaman mümkündür. Eğer biz bugün hâlâ elimizi taşın altına koyar, çocuklarımıza “nerede hata yaptıysak orayı telafi etme” çabası gösterirsek; onlar da kendi çocuklarını çok daha bilinçli yetiştirebilirler. Bizim gördüğümüz sevgisizliği telafi etmeye çalışırken fazla abarttığımız yeri, onlar dengeyle bulabilir. Bizim göremediğimiz gerçekçiliği, onlar çocuklarına aktarabilir.
Yani elimizde hem risk hem fırsat var. Bir tarafta tüketim girdabında kaybolmuş, sorumluluk bilincinden uzak bireyler yetiştirme ihtimali; diğer tarafta bizim yaptığımız hataları fark ederek daha güçlü, daha dengeli çocuklar yetiştirme imkânı...
Bugün geriye dönüp baktığımızda, çocukluğumuzun sadeliği ile bugünün bolluğu arasında büyük bir uçurum görüyoruz. Ama belki de en önemli soru şu: Bu uçurumu nasıl kapatacağız? Çocuklarımızı ve onların çocuklarını nasıl daha bilinçli, daha sorumlu, daha dengeli yetiştirebiliriz?
Siz ne düşünüyorsunuz?
Kendi çocukluğunuzdan bugüne taşıdığınız hangi değerleri çocuklarınıza aktarmaya çalışıyorsunuz?
Ya da hangi hataların tekrarlanmaması gerektiğine inanıyorsunuz?
Belki de cevabın bir kısmı sizin hayat hikâyenizde saklıdır…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder