Lipödem beslenmesiyle tanıştığım gün, hayatımın birçok yönünün değişeceğini biliyordum ama bu kadar köklü bir dönüşüm yaşayacağımı tahmin etmemiştim. Bu beslenme biçimini uygulamaya karar verip başladığımda beslenme düzenim bir gecede değişti ve bu hastalık yalnızca bedenimde değil; ruhumda, alışkanlıklarımda ve yemekle olan ilişkimde derin izler bıraktı.
Bakliyat, unlu mamuller, kuru baklagil, meyve,süt,hurma,patates, havuç,bezelye,soğan,sarmısak,karabuğday,işlenmiş gıdalar, şeker, işlenmiş tuz, yapay içecekler, siyah çay,ıhlamur,adaçayı,biberiye çayı maydanoz… Liste uzayıp gidiyor. Hatta bazı sebzeleri bile tüketmem yasak. Geriye ne kalıyor? Sadece protein, taze kuruyemiş, bazı sebzeler ve yeşil salata. Yasaklı olan gıdaların içinde gerçekten zararlı olanları ben uzun yıllardır zaten tüketmiyordum. Burada beni zorlayan yararlı olarak tüketilmesi tavsiye edilen gıdaların benim için zararlı olmasıydı. Buna beynimi ikna etmem çok zor oldu. Bir de öğün yemeği dışında tek bir fındık dahi yemeden sabretme kısmı. Kağıt üzerinde sade bir tablo gibi görünse de işin içine hayatın koşturmacası, alışkanlıkların gücü ve “bir lokmadan ne çıkar” diye fısıldayan iç ses girince bu yolculuk hiç de kolay olmuyor.
Her akşam karanlık çökerken evin içinde görünmez bir savaş başlıyor. Gün boyu koşturmacanın ardında yorgun düşmüş bedenim, dinginliğin içinde eski alışkanlıkların fısıltısını daha net işitir oluyor. “Bir lokmadan ne çıkar?” diyen ses, zihnimin kuytularında dolaşıyor.
Oysa biliyorum; bir lokma, vücudumda yıllardır gizlice büyüyen yangını yeniden alevlendirmeye yeter. Lipödem, yalnızca bedenime değil, ruhuma da dokunan bir ateş. Onu söndürmenin yoluysa disiplin ve sabırla örülmüş bu zorlu beslenme düzeni.
Bir nevi tedavi beslenmesinden ibaret gibi görünse de aslında bu, kendimle kurduğum yeni bir ilişkinin simgesi. Çünkü her “hayır” dediğim lokmada, biraz daha “evet” demeyi öğreniyorum kendime.
Kolay mı? Hiç değil. Bazen öfke olup taşıyor içimden. Bazen bir yalnızlık duygusu gelip oturuyor soframa. “Ye” diyenlerle “yeme” diyenlerin arasında sıkışıp kaldığımda, kendi sesimi duyamaz gibi oluyorum. Bazen öyle sinirli, öyle gergin hissediyorum ki… “Ye bir şey olmaz” diyenlerle uğraşmak ayrı bir dert, “yeme sakın” diye baskı yapanlarla karşılaşmak ayrı bir gerginlik. İki ses arasında sıkışıp kaldığımda içimde öfke kabarıyor. O anlarda aslında fark ediyorum ki yıllardır görmezden geldiğim bir şey daha varmış: duygusal yeme bozukluğu. Meğer yemek sadece midemi değil, ruhumu da doyurmak için başvurduğum bir limanmış. Şimdi ise bu limanı terk etmek zorundayım ve aslında bu da bende dalgalı duygular yaratıyor.
Sosyal ortamlarda ise kendimi farklı bir tabakla buluyorum. Sofrada herkes özgürce yerken ben kısıtlamalarla oturuyorum. Bu nedenle dışarıdan bakınca bu bir “diyet” gibi görünse de içimde çoğu zaman yalnızlık hissi yaratıyor. Çünkü kimse benim vücudumun içten nasıl acı verdiğini, inflamasyonun nasıl hissettirdiğini benim kadar bilemez. Bu nedenle mücadelem kendi adıma ikiye katlanıyor gibi hissediyorum. Sonra içimde küçük bir alan açılıyor; dua ile.
Ama her şeye rağmen biliyorum: bu yolculuk yalnızca yemeklerle ilgili değil. Her gün, her öğün aslında kendime verdiğim bir sözün tekrarı. Her “hayır” dediğim lokmada, biraz daha “evet” diyorum kendime. Bazen bu mücadele beni yıpratıyor, bazen öfkeye boğuyor, bazen gözyaşı döktürüyor. Ama içimde hep bir ses var: “Dayan. Çünkü sonunda daha sağlıklı bir beden ve daha güçlü bir sen var.”
Bana bu yolda en çok nefes aldıran iki şey var: dua ve yazı.
Dua, ellerimi göğe kaldırdığımda kalbimde bir teslimiyet duygusu uyandırıyor. Ne kadar yalnız hissetsem de aslında yalnız olmadığımı hatırlatıyor. Yazı ise zihnimdeki karmaşayı kâğıda dökmeme izin veriyor. Kalemimden dökülen her cümleyle yüküm biraz hafifliyor, duygularım şekil buluyor. Bazen öfkemi yazıyorum, bazen umudumu. Ama her satır bana “devam et” diyen bir yol arkadaşı oluyor.
Elbette bu yol kısa değil. En az iki yıl boyunca bu beslenme düzenini uygulamak zorundayım. Sonrasında da ufak esnemelerle ömür boyu sürecek bir koruma dönemi var. Yani bu gıdaların çoğu hayatımdan çıkacak ya da yok denecek kadar azalacak. Bu da demek oluyor ki, bu mücadele sadece bugünün değil, yarının da hikâyesi.
Ama artık şunu biliyorum: lipödem bana yalnızca bir beslenme programı dayatmadı. Aynı zamanda sabrı, öz disiplini ve kendime şefkat göstermeyi öğretti. Her gün yeniden tökezlesem de, yeniden kalkıyorum. Çünkü bu yolun sonunda sadece bir beden değişimi yok; ruhumun derinlerinde daha güçlü, daha bilinçli, daha dirençli bir ben var.
Evet, zorlanıyorum. Hem de çok zorlanıyorum. Ama aynı zamanda içimde derin bir inanç taşıyorum: Başaracağım. Çünkü bu yolculuk benim dönüşümümün hikâyesi. Ve ben bu hikâyeyi yazmaya kararlıyım. Ve aynı zamanda biliyorum ki, bu yolun sonunda yalnızca bedenim değil, ruhum da şifa bulacak. Çünkü sabırla yoğrulmuş bu yolculuk, bana daha güçlü bir “ben” armağan edecek.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder