26 Eylül 2025 Cuma

 


Hiç yaşadınız mı; kalabalığın son safhada olduğu bir caddede, sanki yalnızca siz yürüyormuş gibi adımlamayı?

Ben yaşadım. Öylesine kapılmıştım ki bu anın büyüsüne, kendime geldiğimde yürüdüğüm caddenin trafiğe kapalı olduğunu fark edip Tanrı’ya teşekkür ettiğimi hatırlıyorum.

Yıllarca boş caddelerde bile kalabalık hissiyle yürüdükten sonra, aynı yerden ikinci kez geçtiğimde anlamsız bakışlara maruz kalıp nedenini sorgulayan bir çevrede yaşadıktan sonra… İşte o an, benim için hayatımın zirvesiydi. Derin bir nefesle gökyüzüne baktığımda, teşekkür eşliğinde ciğerlerime dolan havanın özgürlüğü organlarımın her zerresine yayıldı.

Yaşadığım yer, yaşananlar belki çok kötü değildi ama beni köreltmişti. Sokakta yürürken bile dört duvar arasındaymışım gibi hissetmekten yorulmuştum. Oysa özlemişim… Denizin o pis kokusunu bile. Yüzemediğim, griliğinde zaman zaman boğulduğum deniz şimdi bana huzurun en saf hâlini veriyor. Hele gün batımına martıların çığlıkları eşlik ettiğinde… İnanın, büyük bir meditasyon yapmış gibi zihnim sıfırlanıyor.

Şimdilerde daha çok kendimle baş başayım. Ve her zaman olduğu gibi en büyük hedefim yine BEN.

Her şey daha kolaylaştı artık. Fakat kolaylaştıkça ürkütüyor beni… Zoru başarmaya alışmış, imkânsız denilen dağlara hiçbir alet kullanmadan yalnızca tırnaklarıyla tırmanan, ellerinden süzülen kanın sıcaklığıyla acısını hafifleten, “dur” denildiğinde duran ama içten içe güçlenerek bir sonraki sefere daha hızlı koşan beni

Tüm bu olasılıklar düşündürüyor. Ya huzurun ve dinginliğin tadını böylesine almışken, hazzın doruğuna varıp da mücadeleciliğimden vazgeçersem?

Belki de korkunun sebebi bu…
Çünkü kelimeler hayatımı ifade edebildiğinde, yaşanacak çok fazla şey kalmamış demektir.

🖋️ Bu satırları 2009 yılında yazmıştım.

Bugünden Bakınca

Aradan yıllar geçti… Şimdi dönüp baktığımda, o yazıyı yazarken aslında kendi içimde bir kapının eşiğinde olduğumu görüyorum. O günlerde hissettiğim özgürlük anı, belki de bana ileride hayatımın nasıl şekilleneceğini fısıldamıştı.

Bugün, o eski korkuların büyük kısmının bana ait olmadığını biliyorum. Mücadeleciliğimi kaybetmekten değil, aslında huzurun tadını bilmekten korkuyormuşum. Şimdi anlıyorum ki, huzurla mücadele etmek birbirinin zıddı değil; tam aksine, birbirini tamamlayan iki güç.

Artık “kalabalığın içinde yalnız yürümek” bana sadece bir anı değil, aynı zamanda bir farkındalık hali sunuyor. İçimdeki boş sokaklar kalabalıklardan arınmış; içimdeki kalabalıklar ise dinginleşmiş durumda.
Kendi yolumda yürürken, mücadele de huzur da benimle birlikte yürüyor.

Ve artık biliyorum:
Hayat, bir şeyleri kaybetmekten korkarak değil, hem zoru başarmaya hem de huzurun tadını almaya cesaret ederek yaşanıyor.

👉 Peki ya sen? Kendi içinde huzurla mücadeleyi nasıl dengeliyorsun? Yorum yaparak biraz bahseder misin?

Mücadele ve huzur, iki ayrı yol değil; aynı yolun birbirine dokunan iki yüzüymüş anladım...

25 Eylül 2025 Perşembe

Murakabe: Kalbimi Dinlemeyi Öğrenmek

 

Uzun yıllardır tasavvufa merakım var. Bazen bir kitabın satırında, bazen Mevlânâ’nın sözlerinde, bazen de kendi iç sessizliğimde yolumu aradım. Farkındalık ve olma yolculuğumu hep tasavvufun diliyle dile getirmek istedim. Çünkü bana göre bu yol, sadece bir inanç meselesi değil; kalbin kendine dönüp kendini yeniden hatırlaması.

Bu yolda Murakabe ile tanıştım ve Murakabe, kalbimle yeniden tanışmamı sağladı.
Mevlânâ’nın dediği gibi:

“Sen dışarıda ne arıyorsun? Aradığın cevher, kalbinin içinde saklı.”

Ben murakabe ile tanışmadan önce içimde öyle kalabalıklar oluyordu ki…

Sanki düşüncelerim birbirine çarpıyor, herkes aynı anda konuşuyordu, ben ise en sessiz köşede kendi sesimi duyamıyordum. İşte o anların birinde kendime sordum: 

“Ben kimim? Kalbim gerçekten ne istiyor?”

Sonra Mevlânâ’nın şu sözüyle karşılaştım :

“Sen kendi içine bakmadıkça Hak’kı göremezsin.”

Bazen tek yapmam gereken şey, içimdeki kalabalığı susturmak değil… Kalbimin sesini işitmek.

İşte  bu hal e tasavvufta  murakabe deniyor. Yani kalbinin aynasına bakmak, içini seyretmek, kendini Allah’ın huzurunda hissetmek.

Kalbini hızlandıran ve öfkeme sebep olan durumlarda ya bu öfkenin peşine takılıp sürüklenirsin  ya da bir nefes alıp içime dönüp kendime fısıldarsın.

Murakabe kendine fısıldamayı öğretiyor ve  ben her öfke  hissetiğim anda kendimi kalbime fısıldarken buluyorum;

“Benim bu hâlime Allah şahit.”

O anlarda öfkem  hemen yok olmuyor, ama artık ona kapılmıyorum. Ve  her seferinde işte murakabenin hediyesi bu diyorum kendi kendime: Duygularımı izlemek, onlara mahkûm olmamak. 

Bugün psikoloji buna “farkındalık” diyor. Yani anın içinde kalmak, düşüncelerini yargısızca izlemek. Şu anın farkında olmak, düşünceleri yargısızca izlemek…Bunun faydasını reddetmek mümkün değil.
Ama murakabe  beni bir adım öteye taşıyor, murakabe nefesin ötesinde bir boyut açıyor. Çünkü orada sadece “ben” yok. Orada “benim Rabbim bana şah damarından daha yakın” hakikati var. Böylece yalnızca sakinleşmiyorsun; aynı zamanda içindeki ilâhî güveni de hatırlıyorsun.

Çünkü sadece kendimi izlemiyorum; aynı zamanda Rabbimin beni izlediğini biliyorum. Ve işte o bilinç, bana güven ve huzur veriyor

Mevlânâ’nın sözüyle:

“Nereye gidersen git, kalbini de beraber götür. Çünkü aradığın cevher dışarıda değil, içeride.”

Murakabe için saatlerce inzivaya çekilmeye gerek yok. Çayın demlenmesini beklerken gözlerimi kapatıp kalbime kulak veriyorum mesela ya da günün sonunda kendime soruyorum: “Bugün kalbim neye şahit oldu?” 

Öfke, kaygı ya da sevinç geldiğinde “Benim bu hâlime Allah şahit” diyerek kalbime dokunuyorum.

Ve bu küçük anlar bana derin bir dinginlik getiriyor.

Yıllardır tasavvufa ilgim oldu, ama asıl murakabe ile şunu öğrendim:

Kalabalığın içinde bile kendi kalbime dönebilirim.

Ve bazen tek yapmam gereken şey, içimdeki gürültüyü susturmak değil. Kalbimin sesini işitmek. Kendini izlemek, ama yalnızca kendini değil, o izleyişin ardındaki ilâhî bakışı da hissetmek.

Hatırlamak için yaratıldım. 
Ve yolculuğum hâlâ devam ediyor ...







24 Eylül 2025 Çarşamba

YİNE BİR MÜCADELELİ YOL

 Lipödem beslenmesiyle tanıştığım gün, hayatımın birçok yönünün değişeceğini biliyordum ama bu kadar köklü bir dönüşüm yaşayacağımı tahmin etmemiştim. Bu beslenme biçimini uygulamaya karar verip başladığımda beslenme düzenim bir gecede değişti ve bu hastalık yalnızca bedenimde değil; ruhumda, alışkanlıklarımda ve yemekle olan ilişkimde derin izler bıraktı.

Bakliyat, unlu mamuller, kuru baklagil, meyve,süt,hurma,patates, havuç,bezelye,soğan,sarmısak,karabuğday,işlenmiş gıdalar, şeker, işlenmiş tuz, yapay içecekler, siyah çay,ıhlamur,adaçayı,biberiye çayı maydanoz… Liste uzayıp gidiyor. Hatta bazı sebzeleri bile tüketmem yasak. Geriye ne kalıyor? Sadece protein, taze kuruyemiş, bazı sebzeler ve yeşil salata. Yasaklı olan gıdaların içinde gerçekten zararlı olanları  ben uzun yıllardır zaten tüketmiyordum. Burada beni zorlayan yararlı olarak tüketilmesi tavsiye edilen gıdaların benim için zararlı olmasıydı. Buna beynimi ikna etmem çok zor oldu. Bir de öğün yemeği dışında tek bir fındık dahi yemeden sabretme kısmı. Kağıt üzerinde sade bir tablo gibi görünse de işin içine hayatın koşturmacası, alışkanlıkların gücü ve “bir lokmadan ne çıkar” diye fısıldayan iç ses girince bu yolculuk hiç de kolay olmuyor.

Her akşam karanlık çökerken evin içinde görünmez bir savaş başlıyor. Gün boyu koşturmacanın ardında yorgun düşmüş bedenim, dinginliğin içinde eski alışkanlıkların fısıltısını daha net işitir oluyor. “Bir lokmadan ne çıkar?” diyen ses, zihnimin kuytularında dolaşıyor.

Oysa biliyorum; bir lokma, vücudumda yıllardır gizlice büyüyen yangını yeniden alevlendirmeye yeter. Lipödem, yalnızca bedenime değil, ruhuma da dokunan bir ateş. Onu söndürmenin yoluysa disiplin ve sabırla örülmüş bu zorlu beslenme düzeni.

Bir nevi tedavi beslenmesinden ibaret gibi görünse de aslında bu, kendimle kurduğum yeni bir ilişkinin simgesi. Çünkü her “hayır” dediğim lokmada, biraz daha “evet” demeyi öğreniyorum kendime.

Kolay mı? Hiç değil. Bazen öfke olup taşıyor içimden. Bazen bir yalnızlık duygusu gelip oturuyor soframa. “Ye” diyenlerle “yeme” diyenlerin arasında sıkışıp kaldığımda, kendi sesimi duyamaz gibi oluyorum. Bazen öyle sinirli, öyle gergin hissediyorum ki… “Ye bir şey olmaz” diyenlerle uğraşmak ayrı bir dert, “yeme sakın” diye baskı yapanlarla karşılaşmak ayrı bir gerginlik. İki ses arasında sıkışıp kaldığımda içimde öfke kabarıyor. O anlarda aslında fark ediyorum ki yıllardır görmezden geldiğim bir şey daha varmış: duygusal yeme bozukluğu. Meğer yemek sadece midemi değil, ruhumu da doyurmak için başvurduğum bir limanmış. Şimdi ise bu limanı terk etmek zorundayım ve aslında bu da bende dalgalı duygular yaratıyor. 

Sosyal ortamlarda ise kendimi farklı bir tabakla buluyorum. Sofrada herkes özgürce yerken ben kısıtlamalarla oturuyorum. Bu nedenle dışarıdan bakınca bu bir “diyet” gibi görünse de içimde çoğu zaman yalnızlık hissi yaratıyor. Çünkü kimse benim vücudumun içten nasıl acı verdiğini, inflamasyonun nasıl hissettirdiğini benim kadar bilemez. Bu nedenle mücadelem kendi adıma ikiye katlanıyor gibi hissediyorum. Sonra içimde küçük bir alan açılıyor; dua ile. 

Ama her şeye rağmen biliyorum: bu yolculuk yalnızca yemeklerle ilgili değil. Her gün, her öğün aslında kendime verdiğim bir sözün tekrarı. Her “hayır” dediğim lokmada, biraz daha “evet” diyorum kendime. Bazen bu mücadele beni yıpratıyor, bazen öfkeye boğuyor, bazen gözyaşı döktürüyor. Ama içimde hep bir ses var: “Dayan. Çünkü sonunda daha sağlıklı bir beden ve daha güçlü bir sen var.”

Bana bu yolda en çok nefes aldıran iki şey var: dua ve yazı.
Dua, ellerimi göğe kaldırdığımda kalbimde bir teslimiyet duygusu uyandırıyor. Ne kadar yalnız hissetsem de aslında yalnız olmadığımı hatırlatıyor. Yazı ise zihnimdeki karmaşayı kâğıda dökmeme izin veriyor. Kalemimden dökülen her cümleyle yüküm biraz hafifliyor, duygularım şekil buluyor. Bazen öfkemi yazıyorum, bazen umudumu. Ama her satır bana “devam et” diyen bir yol arkadaşı oluyor.

Elbette bu yol kısa değil. En az iki yıl boyunca bu beslenme düzenini uygulamak zorundayım. Sonrasında da ufak esnemelerle ömür boyu sürecek bir koruma dönemi var. Yani bu gıdaların çoğu hayatımdan çıkacak ya da yok denecek kadar azalacak. Bu da demek oluyor ki, bu mücadele sadece bugünün değil, yarının da hikâyesi.

Ama artık şunu biliyorum: lipödem bana yalnızca bir beslenme programı dayatmadı. Aynı zamanda sabrı, öz disiplini ve kendime şefkat göstermeyi öğretti. Her gün yeniden tökezlesem de, yeniden kalkıyorum. Çünkü bu yolun sonunda sadece bir beden değişimi yok; ruhumun derinlerinde daha güçlü, daha bilinçli, daha dirençli bir ben var.

Evet, zorlanıyorum. Hem de çok zorlanıyorum. Ama aynı zamanda içimde derin bir inanç taşıyorum: Başaracağım. Çünkü bu yolculuk benim dönüşümümün hikâyesi. Ve ben bu hikâyeyi yazmaya kararlıyım. Ve aynı zamanda biliyorum ki, bu yolun sonunda yalnızca bedenim değil, ruhum da şifa bulacak. Çünkü sabırla yoğrulmuş bu yolculuk, bana daha güçlü bir “ben” armağan edecek.







15 Eylül 2025 Pazartesi

GEÇİŞ NESLİNİN ÇOCUKLARI

Geçen gün mağazaya gelen genç bir anne ile küçük kızını gördüm. Ellerinde şerbetli bir tatlı, dükkanın içinde gezinerek yiyorlardı. O an zihnimden “Bizim annelerimiz bizi böyle yetiştirmedi” cümlesi geçti. Çünkü bizim çocukluğumuzda bırakın mağazada yiyecek tüketmeyi, dışarıda elimizde bir şey yemek bile ayıp sayılırdı. Büyüklerimiz, “göz hakkı vardır” diyerek bizi uyarır, edebe uygun bulmazdı.

Ama tam o sırada içimde başka bir farkındalık belirdi: Bugün yanımda gördüğüm bu genç anneyi ve onun kuşağını yetiştiren aslında bizim neslimizdi. Şimdi onlar çocuklarını büyütüyorlar, kendi doğrularıyla, kendi alışkanlıklarıyla. O an düşündüm; demek ki eleştirdiğimiz ya da yadırgadığımız davranışların kökünde bir şekilde bizlerin payı da var. İşte bu farkındalıkla  bu yazıyı yazmak istedim.

Biz 78 kuşağı, hatta bizden biraz önceki nesiller, çok özel bir çocukluk yaşadık. Sokakta misket oynadık, ip atladık, saklambaçta gece yarılarına kadar koşuşturduk. Evlerin kapıları kilitlenmezdi, komşunun tenceresi bizim ocağımızda kaynardı. Cebimizde üç beş kuruş olurdu ama o parayı harcayacak fazla şey bulamazdık. Oyuncaklarımız sınırlıydı, kıyafetlerimiz basitti. Ama işte o sadelik bize hem kanaatkârlığı hem de paylaşmayı öğretti.

Sonra dünya hızla değişti. İnternet, bilgisayar, cep telefonu derken hayatımıza önce imkânlar, sonra da tüketimin doyumsuzluğu girdi. Oyuncaktan giyime, çikolatadan kulaklığa kadar her şey çeşitlendi. Artık almak istediğimiz çok şey var, ama ceplerimizde o kadar para yok. Bizim çocukluğumuzun tersine, şimdi bolluk var ama bereket yok.

Peki bu bolluk çocuk yetiştirme anlayışımızı nasıl etkiledi? Biz, kendi çocukluğumuzda bulamadığımız sevgiyi, ilgiyi, oyuncakları çocuklarımıza fazlasıyla vermeye çalıştık. Çoğu zaman çocuklarımıza aldığımız şeylerle aslında kendi içimizdeki eksiklikleri doldurduk. Onlara hediyeler sunarken, aslında kendi çocukluğumuza hediye alıyorduk. Ama bir şeyi unuttuk: Eğitim ve sorumluluk bilincini.

Bugün sokakta, okulda, iş hayatında gördüğümüz gençler; sabırsız, biraz daha bencil, hayatı kolay sanan, tozpembe hayallere kapılan gençler… Bunları eleştirirken çoğu zaman acımasızlaşıyoruz. Hatta “bunlardan bir halt olmaz” diyoruz. Oysa unuttuğumuz şey şu: Bu gençleri biz yetiştirdik. Ve şimdi bu gençler büyüyor, yuva kurma çağına geliyor, anne-baba olmaya başlıyor. İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü artık onların yetiştireceği çocuklarla karşılaşacağız. Bizim çocuklarımızın çocukları… Yani torunlarımız, toplumun yeni bireyleri..

Eğer biz çocuklarımızı sadece tüketmeye alıştırdıysak, onların çocukları da aynı alışkanlığı miras alacak.

Eğer biz çocuklarımıza hayatın zorluklarını göstermediysek, onların çocukları zorlukla yüzleştiğinde daha da kırılgan olacak.

Eğer biz sadece maddiyatla mutluluk aradıysak, onların çocukları da aynı çıkmazı yaşayacak.

Ama bu işin bir de olumlu tarafı var. Çünkü farkındalık dediğimiz şey her zaman mümkündür. Eğer biz bugün hâlâ elimizi taşın altına koyar, çocuklarımıza “nerede hata yaptıysak orayı telafi etme” çabası gösterirsek; onlar da kendi çocuklarını çok daha bilinçli yetiştirebilirler. Bizim gördüğümüz sevgisizliği telafi etmeye çalışırken fazla abarttığımız yeri, onlar dengeyle bulabilir. Bizim göremediğimiz gerçekçiliği, onlar çocuklarına aktarabilir.

Yani elimizde hem risk hem fırsat var. Bir tarafta tüketim girdabında kaybolmuş, sorumluluk bilincinden uzak bireyler yetiştirme ihtimali; diğer tarafta bizim yaptığımız hataları fark ederek daha güçlü, daha dengeli çocuklar yetiştirme imkânı...

Bugün geriye dönüp baktığımızda, çocukluğumuzun sadeliği ile bugünün bolluğu arasında büyük bir uçurum görüyoruz. Ama belki de en önemli soru şu: Bu uçurumu nasıl kapatacağız? Çocuklarımızı ve onların çocuklarını nasıl daha bilinçli, daha sorumlu, daha dengeli yetiştirebiliriz?

Siz ne düşünüyorsunuz?
Kendi çocukluğunuzdan bugüne taşıdığınız hangi değerleri çocuklarınıza aktarmaya çalışıyorsunuz?
Ya da hangi hataların tekrarlanmaması gerektiğine inanıyorsunuz?

Belki de cevabın bir kısmı sizin hayat hikâyenizde saklıdır…




6 Eylül 2025 Cumartesi

PES ETMEKLE KABULLENMEK ARASIDA

Hayat bazen sessizleşir. Tüm çabalarına, dualarına, sabrına rağmen yanıt gelmez. Ve sen, o sessizliğin tam ortasında kalırsın.

"Devam etmeli miyim?" Yoksa… “Bırakmalı mıyım?”

İşte tam orasıdır o ince çizgi. Pes etmekle kabullenmek arasındaki.

Pes etmek, yorgun bir kalbin hayal kırıklığıyla yere kapanmasıdır. İnancı değil, umudu değil  kendini yavaşça bırakmasıdır.

Olmayacağını kabul etmekten çok, artık hiçbir şeyin anlamı kalmadığını hissetmektir.

Kabullenmekse başka bir hâl. Daha sessiz, daha derin bir anlayış. "Olduğu kadar" demek değil ; "Olduğu şekliyle" diyebilmek.

Elinden geleni yaptıktan sonra, olmayanın da bir nedeni olduğuna güvenmek.

Pes eden, içini karanlığa bırakır. Kabullenen, içinden geçerek aydınlanır.

Biri “bitti” der, diğeri “buraya kadardı” deyip kendiyle barışır.

Kabullenmek, vazgeçmek değildir. Kendi varlığını koruyarak, olanı olduğu gibi görmek, olmayanla vedalaşmaktır.

Bir yön değiştirir insan belki.

Ama eksilmez.

Aksine…

Hafifler.

Çünkü her şey için savaşılmaz. Her şey tutulmaz, zorlanmaz, ısrar edilmez. Bazen gitmesine izin vermek, kalmasından daha çok iyileştirir.

Ve zamanla öğrenirsin:

Bazı şeyler olmuyorsa,

ya zamanı değildir…

ya da zaten olmaması senin hayrınadır.

İçinden geçtiğin o sessizlikte, cevaplar saklıdır. Yeter ki sen suskunluğunu dinlemeyi öğren. Çünkü en çok orada, yani kimsenin görmediği yerde, kendine en çok orada yaklaşır insan.

Ve işte o an anlarsın:

Sen pes etmedin.

Sadece artık kendini zorlamaktan vazgeçtin.

Ve bu, bir son değil.

Bir başlangıcın kapısıdır...

29 Ağustos 2025 Cuma

 Bazen tamamlanmamış hissedersin.

Tam nerende olduğunu bilmediğin, adı konmamış bir boşluk…
Bir şeyin yetmediğini ama neyin olduğunu da çözemediğin bir hâl.
Oysa bu bir eksiklik değil.
Bu, içten içe oluşmakta olan bir farkındalık.
Henüz kendini duymadığın bir alanın seni çağırması.
Ama sen bunu tanımlayamıyorsun.
Sadece huzursuzsun.
Ve bir ses, bir işaret, bir dokunuş arıyorsun:
“Sende bir şey var ve sen bunu hatırlamak üzeresin,” diyecek birini…

Kırık değilsin.
Bozuk değilsin.
Sadece, henüz kendini tam hatırlamıyorsun.
Ve belki de bu yazı, bir aynadır sana.
Kendine yaklaşırken, içinde şekillenmekte olan seni biraz daha fark ederken
şunu hatırla:
Bu his, senin kayıp değil arayışta olduğunu gösterir.
Ve her arayış, bir buluşla son bulur ...

HAYATIMIZA GİREN VE ÇIKAN İNSANLARIN HİKMETİ

 Tasavvuf ehli der ki: Her şey, her gelen ve her giden Allah’tandır.” Biz çoğu zaman hayatımıza giren insanları bir rastlantı gibi görür, ayrılıklara ise talihsizlik gözüyle bakar ve üzüntü duyarız. Oysa hakikat gözüyle bakan bilir ki, hiçbir şey boşuna değildir. Her insan bir işaret, her buluşma bir ders, her ayrılık bir tecellidir.
Gelenler emanet misafirlerdir. Hayatımıza giren insanlar bazen kalbimize ışık olur, bazen gölgemizi bize gösterir. Bir dostun varlığı bize sabrı öğretir mesela ya da bir düşmanla karşılaşmak affı  ve olgunluğu. 
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Her gelen, gönül evine bir haberci olarak gelir.”

Bazen biri hayatımıza girer ve onunla birlikte farklı işaretler görmeye başlarız. “Demek ki bana katkısı var” diye düşünür, kalbimizde ona sıkı bir bağ kurarız. Bu bağ kimimiz için dostluk olur, kimimiz için duygusal bir yakınlık. Bağlanma...

Tasavvufa göre  bu bağlanma, Allah’tan çok kula yönelince perde olur. Yani O’ndan uzaklaşıp insana sıkıca bağlandığımızda, Allah o kişiyi ayrılık yoluyla hayatımızdan çıkarır. Bu ayrılık aslında ilahi bir davettir: 

“Asıl bağını Benimle kur.”

Kimi hayatımıza gelir ve bize sevgiyi, güveni, kardeşliği tattırır. Kimi gelir, kalbimizi kırar, incitir ama aslında kendi yaralarımızı bize gösterir. Yani gelen kişi aslında bizim aynımızdır, bizim aynamızdır... Ona bakarak kendimizi görür ve daha yakından tanırız. 

Tasavvuf, “her şey Allah’ın takdiriyle olur” derken; Doğu öğretileri bunu karma kavramıyla açıklar: Ektiğin tohum neyse, karşına çıkanlar da odur. Bize fayda sağlayan ya da bizi inciten insanlar, aslında kendi iç dünyamızın yansımasıdır. 

Psikoloji de bu noktada benzer bir şey söyler: Davranışlarımız ve seçimlerimiz, bilinçdışı eğilimlerimizle şekillenir. Karşımıza çıkan insanlar, çoğu zaman kendi ruhsal derslerimizi bize gösterir. 

Ve hepsi bizi aynı noktada buluşturur. Benliğini bulmak, aslında içimizde saklı olan ilahi cevheri tanımaktır. Kendini tanıyan, Rabbini tanır; kalbinin özündeki ışığı gören, Yaradan'a bir adım daha yaklaşır. Çünkü en hakiki yolculuk, dışarıya değil, O’na götüren içsel yolculuktur.

Peki ya gidenler? 

Bazen bir dost, bazen bir sevgili, bazen de en yakınımız… Gidişin ardından yaşadığımız boşluk, aslında Rabbimizin bize verdiği bir fırsattır: 

“Benimle olmayı hatırla.” der.

İnsan kalabalığında unuttuğumuz hakikati, yalnızlıkta yeniden fark ederiz. Çünkü giden, aslında bizi Allah’a daha çok yaklaştırmak için gitmiştir.

Tasavvufta “fena” (yok oluş) makamı vardır. Yani dünyevi bağların birer birer çözülmesi, kulun yalnızca Hakk’a yönelmesi. İşte ayrılıklar da küçük fena halleri gibidir. Biz onlara sarıldıkça Rabbimiz nazikçe koparır; çünkü bizi sadece kendine çekmek ister.

Her gelen ve giden insan, aslında bizi bir yola sokar. O yolun adı “kendine dönüş yoludur”. İnsan ilişkilerinde yaşadığımız mutluluklar da, acılar da bize şunu fısıldar: 
“Aslında sen O’nsuz hiçbir şeye sahip değilsin.”

Belki en çok sevdiğimiz dostun bize ettiği iyilik, Allah’ın merhametini gösterir. Belki en çok kırıldığımız kişinin ihaneti, Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını öğretir. Yani yol hep aynıdır: O’na doğru…

Hayatımıza girenleri de çıkanları da Allah’ın kalbimize bıraktığı işaretler gibi görürsek, öfkemiz azalır, teslimiyetimiz artar. Anlarız ki kimse aslında bizden alınmaz, kimse de bize verilmez. Her şey O’nun katından gelir ve yine O’na döner.

Ve bu yolculuğun sonunda insan kendi içinde şunu der:

“Rabbim, ben seni insanın suretinde tanıdım, senin derslerini dostluklarda, ayrılıklarda gördüm. Biliyorum ki bana yaklaşan da uzaklaşan da aslında hep Sen’din. ''