20 Şubat 2026 Cuma

KENDİNİ SEVEBİLMEK




Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla sohbet ederken, havadaki nem kadar somut bir sessizlik çöktü aramıza. "Biliyor musun?" dedi, "Ben kendimi sevmediğimi fark ettim." Sonra bana dönüp o can alıcı soruyu sordu: "Peki, sen kendini seviyor musun?"

O an sustum. Cevap veremediğim için değil, o soruyu onunla birlikte kendime de ilk kez bu kadar çıplak bir şekilde sorduğum için. Aslında kendimi sevdiğimi biliyorum; özellikle 40’lı yaşlarımın o dingin eşiğinden geçtiğim ilk günden beri kendimle daha barışığım. Ama "Evet!" diye haykıramamamın sebebi, kendimi sevmeme halinden duyduğum şüphe değil, kendini sevmenin aslında ne kadar dolambaçlı bir yol olduğunu o an fark etmemdi.

Arkadaşıma baktığımda; dışarıdan son derece özgüvenli, sosyal ilişkileri kuvvetli, hayır demeyi bilen ve ayakta dimdik duran birini görüyordum. Melankolik ya da içine kapanık biri değildi. Ama bazen en güçlü duranlar, içlerindeki o  gizli sevgisizlik boşluğunu dışarıya ördükleri bu mükemmel duvarlarla kapatırlar.

Onun durumunda fark ettiğim şey şuydu: Kendini sevmemek, her zaman bir özgüven eksikliği değildir; bazen kendi değerini başkalarının mutluluğuna kurban etme alışkanlığıdır.

Peki, bir insan kendimi seviyorum diyebilmek için hangi hamleleri yapmalıydı? İşte o gün arkadaşıma anlatmaya çalıştığım, aslında hepimizin öğrenmesi gerekenler şöyleydi:

Sevdiklerimiz için kendimizi arka plana atmak erdem gibi görünse de, bu durum sürekli hale geldiğinde kendi benliğimizi bir kenara atmaya dönüşüyor. Eğer sadece başkaları mutlu olduğunda kendinizi değerli hissediyorsak, bu kendimizi değil, faydalı olma halini sevdiğimiz anlamına gelir.

Bazen hayatta kalmak için sergilediğimiz o büyük direnç ve ayakta durma gücü, zamanla bize yük oluyor. Arkadaşımda gördüğüm de buydu; o takdir ettiği gücü aslında mecburiyetten kuşanmıştı. Ve bu mecburiyet, içten içe belki de kendine kızmasına neden oluyordu. Kendini sevmek, sadece güçlü olduğunda değil, düştüğünde de kendine şefkat gösterebilmektir.

Kendini sevmeyi bir ev ödevi gibi görenler genelde "denerim" derler. Ancak öz-sevgi bir teknik değil, Kusurlarımızla, hatalarımızla ve o anki yetersiz halimizle masaya oturabilme cesaretidir.Kendini sevmek her zaman coşku, yüksek enerji veya hayranlık da değildir. Çoğu zaman sadece derin bir kabulleniş ve iç huzurdur.

Ben içsel yolculuğumda şunu anladım: Kendini sevmek, her gün aynaya bakıp "harikayım" demek değildir. Kendini sevmek; bir hata yaptığında kendine bir yabancıya gösterdiğin nezaketi göstermek, sınırlarını korurken suçluluk duymamak ve en önemlisi, kendinle kalmaktan sıkılmamaktır.Kendini sevmenin o şaşaalı olumlama klişelerinden ziyade, aslında bir öz-şefkat ve sınır belirleme meselesi olduğunu fark etmek, yolu tamamlamamı sağladı.

Arkadaşım belki hala o "kendini sevmeme" halini bir hırka gibi üzerinde taşıyor. Ama o soruyu bana sormuş olması bile, hırkanın düğmelerini açmaya başladığını gösteriyor.

Peki ya siz? Bugün aynaya baktığınızda, orada duran kişiye en son ne zaman "seni olduğun gibi kabul ediyorum" dediniz?

Bu yazı, bir dost sohbetinden doğan farkındalık yolculuğuna ithaf edilmiştir.

HAYATINDA HİÇBİR ŞEY YOLUNDA GİTMİYOR GİBİ HİSSETTİĞİNDE




Bazen uyanırsın ve her şeyin ters gittiğini fark edersin. Uykun yetmemiştir, yüzün asıktır, içindeki ses susmak bilmez. Hayat bir türlü senin tarafında değildir sanki. Ne uğraşların sonuç verir, ne de duaların kabul olur.

Her şey olması gerektiği gibi değilmiş gibi hissedersin.
Ve en kötüsü, artık "Ben neyi yanlış yapıyorum?" sorusu yankılanmaya başlar içinde.

Ama belki de doğru soruyu sormuyorsundur!

Çünkü bazı şeylerin yıkılması, bir eksiklikten değil; fazlalıklardan arınman için olur. Belki de hayat seninle inatlaşmıyor, sadece seni kendi özüne doğru yönlendiriyordur. Ama biz, alışkanlıklarımızı kaybetmeye kayıp deriz çoğu zaman. Oysa belki de kırıldığın yer, artık kabuğunun dar geldiğinin bir işaretidir.

Hiç düşündün mü; belki de yolunda gitmeyen her şey, seni asıl yola çağırıyordur?

“Hayatım mahvoluyor” dediğin an, belki de hayatın yeni başlıyordur.

 Senin için değilmiş gibi duran bu hayat, belki de senin unuttuğun seni hatırlatmak içindir. Çünkü bazen insan en karanlık anında doğar kendine. En çok yalnız kaldığında tanır özünü. Ve tüm yollar tıkandığında, içindeki kapı aralanır.

İşte o zaman anlarsın…
Her şey yolunda gitmediğinde, aslında hayat seni kurtarıyordur.
Sahte olandan, seni tüketenden, seni küçültenlerden…
Ve sen, sancının içinden geçerken doğuyorsundur yeniden.

Ve Sonunda…

İçinde yaşadığın hayat bir ceza değil.
Bir uyanıştır.
Her şeyin darmadağın olduğu gün, aslında en çok toplandığın gündür.
Sen, yaşadığın her şeyden daha derinsin. Daha büyüksün. Ve daha gerçeksin.

Şimdi sadece bir şey yap:
Kendine doğru bir adım daha at.
Çünkü yol, seni bekliyor.
Belki dikenli, belki sessiz… Ama gerçek.

13 Şubat 2026 Cuma

DIŞARIDAN İÇİNE AÇILAN KAPI




Kendine İniş

Anlarsın ki bazı yollar yukarıya çıkmak için değildir. Bazı yollar, derine, çok daha derine ta içimize doğru açılır. “Kendine iniş” kolay bir yolculuk değildir; süslü başarı hikâyeleriyle bezeli olmaz mesela. Alkışlanmaz. Gözle görünmez. Çünkü o yol, sessizce içerden geçilir. Kimsenin görmediği, bilmediği en kuytu köşelerini , çıkmaz sokaklarını keşfedersin.

Kendine inmek, geçmişinin yankılarını duymaktır bazen. Çocuklukta göz ardı edilmiş bir bakış, belki bastırılmış bir his ya da belki de unutulmuş bir düş…

 Ve sen, bir kuyunun içinden o sesleri dinlediğini hissedersin, ruhundan kulağına yankılanan bir sesle.  Her adımda biraz daha soyunursun etiketlerinden, rollerinden, beklentilerinden.

Zannedersin ki karanlığa iniyorsun. Ama fark edersin ki asıl ışık, o en karanlık yerde saklıymış. En çok korktuğun, en çok kaçtığın yerde. İçine düştüğünü sandığın o karanlık, aslında öz ışığını hatırlayacağın tek yermiş meğer. Çünkü bazen insan, aydınlığı değil; gölgesini izleyerek bulur yolunu. Ve işte o an anlarsın: bu hayatta kırıldığın yerden sızan ışıklar aydınlatıyordur seni. Her çatlak, her yara, içimdeki ilahi kıvılcımın dışa vurduğu birer geçitmiş meğer dersin. Dışarıdan bakıldığında kaybolmuş gibi görünsen de, içten içe doğuyorsundur doğundan. 

Kendine indikçe ışığını hatırlarsın, o ışıkla büyür, kabuğunu yavaşça bırakır, özüne yaklaşırsın.

Kendine iniş, yavaşlamaktır. Yargılamadan bakabilmektir kendine. “Bu da benim.” diyebilmektir eksiklerine. Bütününle kendini sevebilmeye atılan en büyük adımdır. 

Kabullenişle dönüşmenin arasında ince bir çizgi vardır ve o çizgi işte kalbinin tam ortasından geçer.

Ve bir gün... 

O derinlikte kendine bir el uzatırsın tutup yukarı çekmek için kendini. Sonra fark edersin ki aslında hiç düşmemişsin. Sadece kendine yaklaşmışsın tüm bu süreç boyunca.

Artık sancı yok.  Ne savaş var  artık içinde, ne kaçış. Olmak için yandın, kül oldun ve kendi içinden defalarca doğdun. 

Şimdi yanmak yok;  artık ışık olmak var .

Kendini zannettiklerinle değil, artık hatırladıklarınla tanımlayacağın yoldasın. Unuttuğun ne varsa hatırlayacak ve neyi bırakamıyorsan artık vedalaşacaksın. 

Çünkü Ol'ma halinin kendisi bir vedadır; eksilmekten değil, fazlalıklardan arınmaktan doğar. 

Ve zannedilenin aksine, varmak bir bitiş değil. Bu bir eşik. Bütün sancılar, bütün o çözülemeyen düğümler, hepsi seni buraya getiren. Şimdi içindeki ses susmuyor ama bağırmıyor da. Fısıldıyor: “İşte burası. Tam olmak istediğin mertebe.

Artık kendinden kaçmıyorsundur . Ne eksik yanlarını gizlemeye çabalarsın, ne fazlalıklarını parlatmaya. Kendini en çok sevmediğin hallerinle barışmış bulursun. Ve o barışta öyle bir kudret vardır ki, savaşsız da ne kadar güçlü olunabiliyormuş meğer dersin.

Ve işte orada, kendinin tam merkezinde, zamanın durduğu bir boşlukta bulursun kendini. Ne geçmişin ağırlığı vardır omuzlarında, ne geleceğin telaşı. Sadece “an” kalır geriye. Ve o an’ın içinde sen, olduğun halinle varsındır. Ne eksik, ne fazla… Sadece "ol" hâlinde.

O hal, kelimelere ihtiyaç duymaz. Sessizliktir dili. Derin bir bilgelik gibi yayılır içinden dışına. Ve artık seni anlatan şey cümlelerin değil; bakışların, dokunuşların, varlığındır.

Çünkü kendine indikçe, başkalarına da inebilmenin kapıları aralanır. Yargılamazsın artık, çünkü yargılamayı bıraktığın ilk yer kendi içindir. Anlamayı seçersin, çünkü en önce kendini anlamaya gönül verdin. Gördüğün her insan, sende yankılanan bir iz gibidir artık. Kiminde eski bir yara, kiminde yeni bir umut. Ama her biri  sanki senden bir parça.

Ve anlarsın…
İnsan sadece kendine vardıkça, bir başkasının acısını taşıyabilecek kadar genişler.

Artık sevgi, sahip olmaktan değil, bırakabilmekten doğar.
Artık güç, dayanmaktan değil, teslimiyetten beslenir.
Artık iyileşmek, düzeltmek değil, sadece sarılmaktır.

Sen değiştikçe dünya değişir. Çünkü gözün gördüğü her şey, artık gözünden değil, gönlünden geçerek ulaşır sana. Ve o gönülden geçen her bakış, her temas, hayatı kutsal bir aynaya çevirir. İçini yansıtan, içini hatırlatan bir aynaya.

Artık dışarıdan içeriye açılan bir kapı değil sadece bu yol.
Senin içinden dışarıya taşan bir varoluş haline gelir.

Ve bilirsin:
Kendine varmak, tek bir seferlik bir buluşma değil.
Her seferinde yeniden unuttuğun, yeniden hatırladığın; her gün biraz daha indiğin, biraz daha yükseldiğin bir sonsuzluk.

Bu sonsuzlukta artık yürümüyorsun sadece.
Işık oluyorsun.
Yol oluyorsun.
Kapı oluyorsun…
Dışarıdan içeriye açılan.
Ama artık içinden dışarıya da taşan.


31 Ocak 2026 Cumartesi

KENDİNE ENGEL OLAN SEN


YAZININ SESLİ OKUMASI İÇİN TIKLAYIN




SESSİZ SABOTAJIN GÖLGESİ :

Bazen yolun tam ortasında durursun.
Elinde bir harita, kalbinde bir yön, ama ayakların geri gider.
Üstelik tam ileri adım atacakken…
İçinden bir ses fısıldar:
"Henüz hazır değilsin."
"Ya olmazsa?"
"Sen kimsin ki…?"

(Sahi sen kimdin ki?)

Ve o ses, bir kapı gibi kapanır yoluna.
Ama o kapı dışarıda değil, içeridedir.
Sen, farkında bile olmadan kendi yoluna taş koymuşsundur.

Buna "kendini sabote etmek" derler biliyor musun?
İşte tam olarak kelimelerin yetersiz kaldığı bir haldir bu.
Bu, insanın kendiyle gizli savaşıdır.
Kimse görmez. Kimse bilmez.
Çünkü bu savaş, bakışların ardında, sessiz bir iç monologda yaşanır. 

SANKİ KENDİ İÇİNE TUZAK KURARSIN :

Bir yanın ilerlemek ister, diğer yanın dur der.

Başlamak istersin, ama mükemmel olmalı diye bekletirsin kendini.
Uzun zamandır hayalini kurduğun o iş için harekete geçmenin zamanı gelmiştir ama sen beklersin mesela.
''Öyle kolay mı canım birden başlamak'' diye ikna edersin kendini.

Belki de bir ilişkinin tam ortasında, üstelik tam sevilirken geri çekilirsin.
Bazen kendini anlatman gerekirken yutkunur susarsın.

Oysa anlatmak istiyorsundur.
Bu, kendine kurduğun tuzakların en inceliklisidir.
Ne zaman kabuğundan çıkmak üzere olsan, kabuğunu kutsal sayar, ona geri dönersin.

Ve sonra, gecenin bir yarısı, kendi kendine sorarsın:
“Neden yapamıyorum?”

Oysa mesele yapmak değil, farkındalığını benliğine işlemek. Pes etmemek, bırakmamak.
tüm bunların benliğine işlenmiş OL halinle hayatta emin adımlar atmak.
OL' maya hazır mısın?

GERÇEKTE KORKTUĞUN BAŞARISIZLIK DEĞİL DEĞİŞMEKTİR BELKİ ?

Çünkü değişmek, eski seni geride bırakmaktır.

Konfor alanından çıkmak ve bazen, ne kadar zor olsa da terk etmektir.
Ve insan, bilmediği huzurdan çok, tanıdığı kederi seçer çoğu zaman.
İşte bu yüzden sabote edersin kendini.
Fırsatlar kapındayken geri çekilirsin.
Mutluluk avuçlarındayken parmaklarını kapatırsın.
Çünkü yeni bir hayat, yeni bir "sen" ister.
Ve sen, hala eski senin oluşturduğu konfor alanına hapis olmuşluktan vazgeçemezsin.
Ve bu esaretin bedelini yine kendine ödetirsin.
YAPMA!
Artık şefkatini kendine gösterme zamanı.

ŞEFKATLE BAK İÇİNDE ENGEL OLANA :

Ama o sabote eden yanın da sensin.
Korkak değil, sadece incinmiş.
Engel değil, sadece hatırlatıcı.
Sana, bir zamanlar kırıldığın yeri hatırlatıyor.
Oraya bir daha düşmemek için seni yavaşlatıyor.

Onu suçlama.
Onu bastırma.
Sadece otur yanına.
Ve de ki: “Artık anlıyorum seni. Ama ben şimdi büyüdüm.”
Çünkü büyümek, korkuyla vedalaşmaktır.
Ve vedalaşmak, yeni cesaretli seni doğurmaktır.

ARTIK YOLUNUN ÜZERİNDEKİ TAŞ SEN DEĞİLSİN :

Sabote etmeyi bırakmak, bir sabah aniden olmaz.
Ama her gün biraz daha kendine yaklaştığında, o ses yavaş yavaş susar.
Ve onun yerini başka bir ses alır:
“Yapabilirsin.”
“İzin ver kendine.”
“Artık gizlenme.”

Kendini sabote etmekten vazgeçtiğin gün, dünya değişmeye başlamaz.

Ama sen değişirsin.

Ve sen değişince, dünya da sessizce yerini oynatır senin için.
Çünkü insan içini kendine özgüvenle açtığında, hayat da bin kapı aralar ona.

VE HATIRLA :

Sen, yoluna taş koyan da olabilirsin, yoluna ışık tutan da.

Bu bir tercih değil ,  bu bir farkındalık meselesi.
Kendini tanıdıkça, artık sabote eden değil,  yol arkadaşı olursun kendine.

Ve işte o zaman, artık kendine engel değil, kendine yoldaş olursun.

Ne büyük bir başarıdır kendini bilerek kendine yoldaş olabilmek.

Kendine inan, güven. Bunu en çok sen hak ediyorsun unutma!

21 Ocak 2026 Çarşamba

DİJİTAL DETOX

 


​Geçen gece saat 02:00 sularında, odanın karanlığında yüzüme vuran o soğuk mavi ışıkla fark ettim her şeyi. Parmağım istemsizce ekranda yukarı aşağı kayıyor, hiç tanımadığım yahut tanıdığım fakat uzun zamandır iletişime bile geçmediğim insanların nerede ne yediğini, hangi filtreyle gülümsediğini izliyordum. O an kendime sordum: "En son ne zaman sadece kendimle, ekransız ve gürültüsüz uzun saatler geçirdim?"

​Hepimiz birer bağlantı bağımlısı haline geldik. Ama itiraf edelim; bu kadar çok bağlı olup da bu kadar kopuk hissettiğimiz başka bir devir olmamıştı.

Geçen hafta uzun zamandır görmediğim bir dostumla sözleştik. "Eskisi gibi uzun uzun konuşuruz, hasret gideririz" diye düşündüm. Masaya oturduğumuz an, ikimiz de aynı refleksi gösterdik: Telefonlarımızı masanın üzerine, birer silah gibi bıraktık.

​Sohbetin en koyu yerinde, onun telefonunun ekranı bir bildirimle aydınlandı. Gözü gayriihtiyari oraya kaydı. Cümlesi yarım kaldı, bakışlarındaki o canlılık bir anda söndü ve zihni başka bir yere daldı. Sadece birkaç saniye süren o sessizlikte, aslında o masada artık iki kişi olmadığımızı hissettim. Yanımdaydı ama orada değildi. O an anladım ki; dijital dünya sadece vaktimizi değil, birbirimize olan o saf dikkatimizi de çalıyor. En değerli hediyemiz ilgi iken, biz onu hiç tanımadığımız belki de iyi tanıdığımız ama uzun zamandır sadece dijitalden iletişim kurduğumuz insanların paylaşımlarına harcıyoruz.

​Ve kendi kendime şunu dedim:

"Modern zamanın sessiz salgınına yakalanmışız"

​ Farkında mısınız? Artık yalnız kalmaktan korkar olduk. Otobüs beklerken, sırada dururken, hatta yemek yerken bile hemen telefona sarılıyoruz. Sanki o küçük ekran olmazsa, kendi düşüncelerimizin ağırlığı altında kalacakmışız gibi bir illüzyonun içindeyiz.

Beğenilme Kaygısına tutulmuşuz. Paylaştığımız bir fotoğrafın altına gelen yorumlar bizi mutlu ediyor, evet. Ama o anın gerçek tadını, fotoğrafı çekip en iyi filtreyi ararken kaçırdığımızı fark edemiyoruz.

 Başkalarının en iyi anlarını kendi en doğal anlarımızla kıyaslıyoruz. Onların hayatı bir vitrin, bizimki ise bazen dağınık bir depo. Bu kıyaslama bizi kendimize yabancılaştırıyor.

 Hepimiz birer dijital yalnızlık içindeyiz.

​Ve anladım ki; dijital yalnızlık, etrafımızda kimse olmaması değil, etrafımızdaki her şeyin birer piksellik yansımadan ibaret kalmasıymış. Bir dostun sesindeki o titremeyi WhatsApp’taki bir ses kaydından anlamak çok zor. Birinin elini tutmanın verdiği güveni, bir kalp emojisiyle takas edemeyiz mesela.

​Bir "Dijital Detoks

Eskiden kapıdan girdiğim an dış dünyayla bağımı keser, telefonumu bir köşeye bırakır ve ertesi sabaha kadar kendi sessizliğime yerleşirdim. Evim, hobilerim ve kendimle baş başa kaldığım o güvenli limandı. Ancak son birkaç  aydır, ilgilendiğim  konuların cazibesine kapılıp  dijital dünyanın o dipsiz kuyusuna daha fazla dalar oldum.

Ve bu durumun ruhumda, zihnimde yarattığı o dağınıklık beni rahatsız etmeye başladı.

Geçen akşam, o eski halimi özleyip telefonumu diğer odada bıraktım. İlk on dakika, zihnim ve  elim  gayriihtiyari  telefonumu aradı. O boşluk hissi, aslında içine çekildiğim bu dijital dünyanın zihnime nasıl bir ambargo koyduğunu gösteren, tokat gibi bir gerçekti.

Ben ki hayatın gürültüsünü yazarak susturmayı seçmiş bir kadım; şimdi kendi yarattığım dijital gürültüyle mi savaşıyorum? 48 yıllık birikimim bana şunu fısıldıyor: Eğer dikkatin sana ait değilse, hikayen de sana ait değildir.

Bu yüzden bugün, itibarıyla telefonun ışığıyla değil, kendi içimin aydınlığıyla meşgul olmaya geri dönüyorum. 

Gürültü bitti. Ben evime, yani kendime döndüm.

Ekranı Karart, Hayatı Aydınlat

​Bu yazıyı okuyorsanız, muhtemelen şu an siz de o mavi ışığın etkisindesiniz. Size tavsiyem (ve kendime notum); bu yazı bittikten sonra telefonunuzu kenara bırakın. Yanınızda biri varsa gözlerinin içine bakın, yoksa bir camdan dışarıyı, sadece dışarıyı izleyin.

​Gerçek hayat, kaydırdığımız ekranların çok ötesinde, dokunabildiğimiz ve hissedebildiğimiz yerde akıp gidiyor.

​Siz ne düşünüyorsunuz? En son ne zaman telefonunuz yanınızda yokken kendinizi gerçekten tam hissettiniz? Sizin de benzer anılarınız var mı? Yorumlarda buluşalım, ama bu sefer  dertleşelim. 

9 Ocak 2026 Cuma

OL HALİ

 Olma Hâline Varabilmek

Uzun süre insan, bir olma telaşıyla yaşar. Daha iyi, daha güçlü, daha dengeli biri olmaya çalışır. Hep bir sonraki versiyonuna göz diker. Oysa bu arayışın içinde, en çok kaçırdığı şey şudur: Zaten bir hâlin içindedir.

Olma hâli, ulaşılacak bir nokta değil; fark edildiğinde açılan bir durumdur. Kendini sürekli değiştirmeye çalışmayı bıraktığında, olduğun yer görünür olur. Orası kusursuz değildir ama gerçektir. Ve gerçek olan, dönüşüm için yeterlidir.

Kişisel gelişim, bu noktada yön değiştirir. Artık “Ne olmam lazım?” sorusu yerini “Şu an ne oluyorum?” sorusuna bırakır. Bu soru yargı içermez. Acele etmez. Sadece tanıklık eder.

İnsan kendini izlemeyi öğrendiğinde, tepkilerinin arkasındaki ihtiyacı da görür. Kaçtığı şeyleri, tutunduğu alışkanlıkları, aynı yerlerde neden takılı kaldığını. Bu fark ediş, çözmekten daha kıymetlidir. Çünkü fark edilen şey, yumuşamaya başlar.

Olma hâli, kontrolü gevşetmeyi gerektirir. Hayatı sürekli şekillendirmeye çalışmak yerine, onunla birlikte akabilmeyi. her şeyi bilmeye, her şeyi yönetmeye gerek olmadığını kabul etmeyi. Bu kabul, insanı zayıflatmaz; sadeleştirir.

Şükür, tam da bu sade yerde kök salar. Büyük değişimlerin değil, küçük varoluş anlarının içinde. Bir nefesin farkında olmakta, bir duyguyu bastırmadan geçirebilmekte, sessiz bir “buradayım” diyebilmekte.

Olma hâline yaklaşan insan, kendini ispat etmeye çalışmaz. Anlamaya yönelir. Koşmaktan vazgeçer ama yürümeyi bırakmaz. Çünkü artık bir yere varmak için değil, olduğu yerde derinleşmek için ilerliyordur.

Ve bazen en büyük gelişim, olmaya izin vermektir.

1 Ocak 2026 Perşembe

Gecemi Aydınlatan Sandık

 Bazı günler gecenin gelişiyle ürperirdim.

Sebebini sorarsanız, adı yoktu; sadece sebepsizce bir his vardı.

İçimde, benim bile tam olarak tarif edemediğim bir çekince dolaşırdı. Gün kararacak ve bir daha asla aydınlanmayacakmış gibi gelirdi. Bu yüzden aceleyle uyumak isterdim. Uykunun, karanlığı benden önce bitireceğine inanırdım. “Uyuyayım,” derdim, “uyuyayım ki sabah gelsin, ışık geri dönsün.”

Sonra gün ağarırdı.

Güneşin ilk ışıkları pencereye dokunduğunda, sanki karanlıktan kaçmış gibi sıçrayarak uyanırdım. İçimden derin bir nefes yükselirdi:
“Şükür… Yine sabah olmuş.”
Zifiri karanlık bitmiş, sonsuz sanılan gece geride kalmış olurdu.

Bir gün, zamanın çok eskilerde unuttuğu bir sahneden çıkıp gelmiş gibi, bir sandık belirdi karşıma. Amerika’nın ilk yıllarını anlatan hikâyelerden, İskoç filmlerinin sisli sahnelerinden ya da gerilimli bir filmin sessiz anından fırlamış gibiydi. Üzerindeki kalın toz tabakası, yıllardır açılmadığını haykırıyordu.

İçini görme isteğiyle ürperti birbirine karıştı. Çünkü izinsizce girmiştim anılar odasına. Yine de elim titreyerek sandığın üzerindeki tozu sildim.

Kilit inatçıydı.
Açılmıyordu.

Bir an duraksadım.
“Belki de hiç açmamalıyım,” dedim.
Ya içinden korkular çıkarsa? Ya yüzleşmeye hazır olmadıklarım varsa?

Sonra kendimi küçümserken buldum:
“Alt tarafı bir sandık… Birkaç eski kâğıt, değersiz giysiler ya da belki de bomboş.”
Belki de sadece, var olmak için bekleyen anlamsız bir sandıktı.

Merak galip geldi.

Dizlerimin üzerine çöktüm. Tek gözümü kapatıp diğerini anahtar deliğine dayadım. En keskin bakışımla içine baktım. Ve o an irkildim. Gördüklerimle yüzleşmek sandığımdan daha zordu. Çoğunu zihnim, sanki hiç yaşanmamış gibi silmişti. Araya karışmış, bana ait olmayan parçalar da vardı.

Sandığı tüm ağırlığıyla kucakladım.
Bir daha yanımdan ayırmadım.

O günden sonra, sandığı hep aralık tuttum. İçinden küçük parçalar çıkardım; anılar, kırgınlıklar, zaferler… Sonra tekrar kapattım. Çıkardıklarımla uzun uzun hesaplaştım. Kimi zaman öfkelendim, kimi zaman gülümsedim. Bazen de kendime fısıldadım:
“İyi ki vazgeçmemişsin… Bak, neler başarmışsın.”

İşte o yüzleşmelerden sonra geceler değişti.
Artık düşman değillerdi.

Kendimle barıştığım, cevapları içimde bulduğum, affetmeyi ve en çok da kendimi sevmeyi öğrendiğim günden sonra, geceleri sevmeye başladım. Ve gecelerde, sandığımdan çıkanları yazıya döktüm; artık acıtmayan, gülüp geçebildiğim hâlleriyle.

Gecem aydınlandı.
Ve ben, sessizce yeniden doğdum.