15 Eylül 2025 Pazartesi

GEÇİŞ NESLİNİN ÇOCUKLARI

Geçen gün mağazaya gelen genç bir anne ile küçük kızını gördüm. Ellerinde şerbetli bir tatlı, dükkanın içinde gezinerek yiyorlardı. O an zihnimden “Bizim annelerimiz bizi böyle yetiştirmedi” cümlesi geçti. Çünkü bizim çocukluğumuzda bırakın mağazada yiyecek tüketmeyi, dışarıda elimizde bir şey yemek bile ayıp sayılırdı. Büyüklerimiz, “göz hakkı vardır” diyerek bizi uyarır, edebe uygun bulmazdı.

Ama tam o sırada içimde başka bir farkındalık belirdi: Bugün yanımda gördüğüm bu genç anneyi ve onun kuşağını yetiştiren aslında bizim neslimizdi. Şimdi onlar çocuklarını büyütüyorlar, kendi doğrularıyla, kendi alışkanlıklarıyla. O an düşündüm; demek ki eleştirdiğimiz ya da yadırgadığımız davranışların kökünde bir şekilde bizlerin payı da var. İşte bu farkındalıkla  bu yazıyı yazmak istedim.

Biz 78 kuşağı, hatta bizden biraz önceki nesiller, çok özel bir çocukluk yaşadık. Sokakta misket oynadık, ip atladık, saklambaçta gece yarılarına kadar koşuşturduk. Evlerin kapıları kilitlenmezdi, komşunun tenceresi bizim ocağımızda kaynardı. Cebimizde üç beş kuruş olurdu ama o parayı harcayacak fazla şey bulamazdık. Oyuncaklarımız sınırlıydı, kıyafetlerimiz basitti. Ama işte o sadelik bize hem kanaatkârlığı hem de paylaşmayı öğretti.

Sonra dünya hızla değişti. İnternet, bilgisayar, cep telefonu derken hayatımıza önce imkânlar, sonra da tüketimin doyumsuzluğu girdi. Oyuncaktan giyime, çikolatadan kulaklığa kadar her şey çeşitlendi. Artık almak istediğimiz çok şey var, ama ceplerimizde o kadar para yok. Bizim çocukluğumuzun tersine, şimdi bolluk var ama bereket yok.

Peki bu bolluk çocuk yetiştirme anlayışımızı nasıl etkiledi? Biz, kendi çocukluğumuzda bulamadığımız sevgiyi, ilgiyi, oyuncakları çocuklarımıza fazlasıyla vermeye çalıştık. Çoğu zaman çocuklarımıza aldığımız şeylerle aslında kendi içimizdeki eksiklikleri doldurduk. Onlara hediyeler sunarken, aslında kendi çocukluğumuza hediye alıyorduk. Ama bir şeyi unuttuk: Eğitim ve sorumluluk bilincini.

Bugün sokakta, okulda, iş hayatında gördüğümüz gençler; sabırsız, biraz daha bencil, hayatı kolay sanan, tozpembe hayallere kapılan gençler… Bunları eleştirirken çoğu zaman acımasızlaşıyoruz. Hatta “bunlardan bir halt olmaz” diyoruz. Oysa unuttuğumuz şey şu: Bu gençleri biz yetiştirdik. Ve şimdi bu gençler büyüyor, yuva kurma çağına geliyor, anne-baba olmaya başlıyor. İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü artık onların yetiştireceği çocuklarla karşılaşacağız. Bizim çocuklarımızın çocukları… Yani torunlarımız, toplumun yeni bireyleri..

Eğer biz çocuklarımızı sadece tüketmeye alıştırdıysak, onların çocukları da aynı alışkanlığı miras alacak.

Eğer biz çocuklarımıza hayatın zorluklarını göstermediysek, onların çocukları zorlukla yüzleştiğinde daha da kırılgan olacak.

Eğer biz sadece maddiyatla mutluluk aradıysak, onların çocukları da aynı çıkmazı yaşayacak.

Ama bu işin bir de olumlu tarafı var. Çünkü farkındalık dediğimiz şey her zaman mümkündür. Eğer biz bugün hâlâ elimizi taşın altına koyar, çocuklarımıza “nerede hata yaptıysak orayı telafi etme” çabası gösterirsek; onlar da kendi çocuklarını çok daha bilinçli yetiştirebilirler. Bizim gördüğümüz sevgisizliği telafi etmeye çalışırken fazla abarttığımız yeri, onlar dengeyle bulabilir. Bizim göremediğimiz gerçekçiliği, onlar çocuklarına aktarabilir.

Yani elimizde hem risk hem fırsat var. Bir tarafta tüketim girdabında kaybolmuş, sorumluluk bilincinden uzak bireyler yetiştirme ihtimali; diğer tarafta bizim yaptığımız hataları fark ederek daha güçlü, daha dengeli çocuklar yetiştirme imkânı...

Bugün geriye dönüp baktığımızda, çocukluğumuzun sadeliği ile bugünün bolluğu arasında büyük bir uçurum görüyoruz. Ama belki de en önemli soru şu: Bu uçurumu nasıl kapatacağız? Çocuklarımızı ve onların çocuklarını nasıl daha bilinçli, daha sorumlu, daha dengeli yetiştirebiliriz?

Siz ne düşünüyorsunuz?
Kendi çocukluğunuzdan bugüne taşıdığınız hangi değerleri çocuklarınıza aktarmaya çalışıyorsunuz?
Ya da hangi hataların tekrarlanmaması gerektiğine inanıyorsunuz?

Belki de cevabın bir kısmı sizin hayat hikâyenizde saklıdır…




6 Eylül 2025 Cumartesi

PES ETMEKLE KABULLENMEK ARASIDA

Hayat bazen sessizleşir. Tüm çabalarına, dualarına, sabrına rağmen yanıt gelmez. Ve sen, o sessizliğin tam ortasında kalırsın.

"Devam etmeli miyim?" Yoksa… “Bırakmalı mıyım?”

İşte tam orasıdır o ince çizgi. Pes etmekle kabullenmek arasındaki.

Pes etmek, yorgun bir kalbin hayal kırıklığıyla yere kapanmasıdır. İnancı değil, umudu değil  kendini yavaşça bırakmasıdır.

Olmayacağını kabul etmekten çok, artık hiçbir şeyin anlamı kalmadığını hissetmektir.

Kabullenmekse başka bir hâl. Daha sessiz, daha derin bir anlayış. "Olduğu kadar" demek değil ; "Olduğu şekliyle" diyebilmek.

Elinden geleni yaptıktan sonra, olmayanın da bir nedeni olduğuna güvenmek.

Pes eden, içini karanlığa bırakır. Kabullenen, içinden geçerek aydınlanır.

Biri “bitti” der, diğeri “buraya kadardı” deyip kendiyle barışır.

Kabullenmek, vazgeçmek değildir. Kendi varlığını koruyarak, olanı olduğu gibi görmek, olmayanla vedalaşmaktır.

Bir yön değiştirir insan belki.

Ama eksilmez.

Aksine…

Hafifler.

Çünkü her şey için savaşılmaz. Her şey tutulmaz, zorlanmaz, ısrar edilmez. Bazen gitmesine izin vermek, kalmasından daha çok iyileştirir.

Ve zamanla öğrenirsin:

Bazı şeyler olmuyorsa,

ya zamanı değildir…

ya da zaten olmaması senin hayrınadır.

İçinden geçtiğin o sessizlikte, cevaplar saklıdır. Yeter ki sen suskunluğunu dinlemeyi öğren. Çünkü en çok orada, yani kimsenin görmediği yerde, kendine en çok orada yaklaşır insan.

Ve işte o an anlarsın:

Sen pes etmedin.

Sadece artık kendini zorlamaktan vazgeçtin.

Ve bu, bir son değil.

Bir başlangıcın kapısıdır...

29 Ağustos 2025 Cuma

 Bazen tamamlanmamış hissedersin.

Tam nerende olduğunu bilmediğin, adı konmamış bir boşluk…
Bir şeyin yetmediğini ama neyin olduğunu da çözemediğin bir hâl.
Oysa bu bir eksiklik değil.
Bu, içten içe oluşmakta olan bir farkındalık.
Henüz kendini duymadığın bir alanın seni çağırması.
Ama sen bunu tanımlayamıyorsun.
Sadece huzursuzsun.
Ve bir ses, bir işaret, bir dokunuş arıyorsun:
“Sende bir şey var ve sen bunu hatırlamak üzeresin,” diyecek birini…

Kırık değilsin.
Bozuk değilsin.
Sadece, henüz kendini tam hatırlamıyorsun.
Ve belki de bu yazı, bir aynadır sana.
Kendine yaklaşırken, içinde şekillenmekte olan seni biraz daha fark ederken
şunu hatırla:
Bu his, senin kayıp değil arayışta olduğunu gösterir.
Ve her arayış, bir buluşla son bulur ...

HAYATIMIZA GİREN VE ÇIKAN İNSANLARIN HİKMETİ

 Tasavvuf ehli der ki: Her şey, her gelen ve her giden Allah’tandır.” Biz çoğu zaman hayatımıza giren insanları bir rastlantı gibi görür, ayrılıklara ise talihsizlik gözüyle bakar ve üzüntü duyarız. Oysa hakikat gözüyle bakan bilir ki, hiçbir şey boşuna değildir. Her insan bir işaret, her buluşma bir ders, her ayrılık bir tecellidir.
Gelenler emanet misafirlerdir. Hayatımıza giren insanlar bazen kalbimize ışık olur, bazen gölgemizi bize gösterir. Bir dostun varlığı bize sabrı öğretir mesela ya da bir düşmanla karşılaşmak affı  ve olgunluğu. 
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Her gelen, gönül evine bir haberci olarak gelir.”

Bazen biri hayatımıza girer ve onunla birlikte farklı işaretler görmeye başlarız. “Demek ki bana katkısı var” diye düşünür, kalbimizde ona sıkı bir bağ kurarız. Bu bağ kimimiz için dostluk olur, kimimiz için duygusal bir yakınlık. Bağlanma...

Tasavvufa göre  bu bağlanma, Allah’tan çok kula yönelince perde olur. Yani O’ndan uzaklaşıp insana sıkıca bağlandığımızda, Allah o kişiyi ayrılık yoluyla hayatımızdan çıkarır. Bu ayrılık aslında ilahi bir davettir: 

“Asıl bağını Benimle kur.”

Kimi hayatımıza gelir ve bize sevgiyi, güveni, kardeşliği tattırır. Kimi gelir, kalbimizi kırar, incitir ama aslında kendi yaralarımızı bize gösterir. Yani gelen kişi aslında bizim aynımızdır, bizim aynamızdır... Ona bakarak kendimizi görür ve daha yakından tanırız. 

Tasavvuf, “her şey Allah’ın takdiriyle olur” derken; Doğu öğretileri bunu karma kavramıyla açıklar: Ektiğin tohum neyse, karşına çıkanlar da odur. Bize fayda sağlayan ya da bizi inciten insanlar, aslında kendi iç dünyamızın yansımasıdır. 

Psikoloji de bu noktada benzer bir şey söyler: Davranışlarımız ve seçimlerimiz, bilinçdışı eğilimlerimizle şekillenir. Karşımıza çıkan insanlar, çoğu zaman kendi ruhsal derslerimizi bize gösterir. 

Ve hepsi bizi aynı noktada buluşturur. Benliğini bulmak, aslında içimizde saklı olan ilahi cevheri tanımaktır. Kendini tanıyan, Rabbini tanır; kalbinin özündeki ışığı gören, Yaradan'a bir adım daha yaklaşır. Çünkü en hakiki yolculuk, dışarıya değil, O’na götüren içsel yolculuktur.

Peki ya gidenler? 

Bazen bir dost, bazen bir sevgili, bazen de en yakınımız… Gidişin ardından yaşadığımız boşluk, aslında Rabbimizin bize verdiği bir fırsattır: 

“Benimle olmayı hatırla.” der.

İnsan kalabalığında unuttuğumuz hakikati, yalnızlıkta yeniden fark ederiz. Çünkü giden, aslında bizi Allah’a daha çok yaklaştırmak için gitmiştir.

Tasavvufta “fena” (yok oluş) makamı vardır. Yani dünyevi bağların birer birer çözülmesi, kulun yalnızca Hakk’a yönelmesi. İşte ayrılıklar da küçük fena halleri gibidir. Biz onlara sarıldıkça Rabbimiz nazikçe koparır; çünkü bizi sadece kendine çekmek ister.

Her gelen ve giden insan, aslında bizi bir yola sokar. O yolun adı “kendine dönüş yoludur”. İnsan ilişkilerinde yaşadığımız mutluluklar da, acılar da bize şunu fısıldar: 
“Aslında sen O’nsuz hiçbir şeye sahip değilsin.”

Belki en çok sevdiğimiz dostun bize ettiği iyilik, Allah’ın merhametini gösterir. Belki en çok kırıldığımız kişinin ihaneti, Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını öğretir. Yani yol hep aynıdır: O’na doğru…

Hayatımıza girenleri de çıkanları da Allah’ın kalbimize bıraktığı işaretler gibi görürsek, öfkemiz azalır, teslimiyetimiz artar. Anlarız ki kimse aslında bizden alınmaz, kimse de bize verilmez. Her şey O’nun katından gelir ve yine O’na döner.

Ve bu yolculuğun sonunda insan kendi içinde şunu der:

“Rabbim, ben seni insanın suretinde tanıdım, senin derslerini dostluklarda, ayrılıklarda gördüm. Biliyorum ki bana yaklaşan da uzaklaşan da aslında hep Sen’din. ''

26 Ağustos 2025 Salı

 




Bir şeyler beklemekten vazgeçtiğinde mi gelir insana?

Ve evet, çoğu zaman öyle olur.
Çünkü artık zorlamayı bıraktığında…
“Oldurmalıyım, gelmeli, olmalı” dediğin hâli serbest bıraktığında, içinde bir rahatlama başlar. Ve işte o rahatlık, arzudan doğan yükü hafiflettiği için, hayatın akışını da açar.

Ama bu “vazgeçmek” sandığımız gibi bir umutsuzluk değildir. Bu, içten içe hâlâ isteyen ama ısrar etmeyen bir hâlde kalmaktır. Kırılgan ama direnmeyen, sessiz ama açık, “olursa ne güzel” deyip olmasa da kendiyle kalabilen bir hâl.

Ve evet… 

Hayatın birçok hediyesi, işte tam da orada gelir.

Bir şeyler beklemekten vazgeçtiğinde mi gelir insana sorusu çoğumuzun kalbinde saklı duran bir sırdır.
Çünkü beklemek, bazen dayanma gücü, bazen umut, bazen de sabırdır. Ama bazen, beklemekten vazgeçmek... İşte o zaman, hayat başka bir kapı aralar.

Vazgeçmek dediğimiz, umutsuzluk değildir aslında. Bir tür teslimiyettir.
İçten içe hâlâ isteyen ama zorlamayan, ısrar etmeyen, kırılgan ama dirençli ve en önemlisi, kendinle barışık olmaktır.

O kapı açıldığında, beklediğin şey değil belki ama ihtiyacın olan başka bir şey gelir.
Ve o şey, seni daha derinden iyileştirir. Çünkü hakiki armağanlar, beklemeyi bıraktığında ve hayatı olduğu gibi kabul ettiğinde sessizce kapını çalar. 

Kapının çalınması dileğiyle…

13 Ağustos 2025 Çarşamba

 



Lal masallarım var benim,  

Lal masallarda yaşattığım masal kadınlıklarım saklı içimde.  

Her birinin hikayesi bambaşka,  

Her biri kendi hikayesinin kahramanı  

Lal kadınlıklar...


Biri sustukça güçlenen, biri güldükçe unutan…  

Biri sevdikçe çoğalan, biri kırıldıkça içine çekilen bir gökyüzü gibi.  


Kimi sabırla örüyor içini,  

Kimi rüzgarla savruluyor bir şiirin ortasında.  

Birinin gözleri hep uzaklara dalıyor  

Bir diğeri aynalara küs.


Hepsi benden, ama hiçbiri tam ben değil.  

Kimi zamanı bekliyor,  kimi vedayı çoktan yazmış.  

Ben onların sessizliğinde yaşamayı öğrendim.

Ama bazen biri içimden çıkıp  beni de bana anlatıyor.  


Devamı, her kadının kendi Lal hali.

Lal masallarım var benim,  

Lal masallarda yaşattığım masal kadınlıklarım saklı içimde.  

Her birinin hikayesi bambaşka,  

Her biri kendi hikayesinin kahramanı, 

Lal kadınlıklar...


Ve ben, onları dinledikçe sustum.  

Sustukça içimde büyüdüler.  

Konuşmadılar hiç ama sessizlikleriyle en çok beni anlattılar.

Ah o Lal haller....


Bakışlarında ağırlığı sanki yüzyılların, 

Ellerinde dokunulmamış bir şefkat

Ve içlerinde görülmemiş, duyulmamış, söylenmemiş bir şiir gizliydi.  

Ben o şiirin sadece virgülüyüm .  

Devamı, her kadının kendi Lal hali . . .


Gerçek Hayranlık Nerede Başlar?

 



Az önce bir dönem dizisi izliyordum.

Bir sahnede, elektriğin ilk kez bir binaya yansıtılması için dönemin seçkinleri bir araya toplamışlardı.

Amaç, bu yeni mucizeyi görsel bir şölen olarak sunmaktı.

O an, seçkinler olarak adlandırılan insanların bir binanın elektrikle aydınlatılmasını hayranlık ve şaşkınlıkla izlemeleri beni de derinden etkiledi.

İşte dedim, bu gerçek bir hayranlık…

Çünkü o an, insanlık tarihinde yepyeni bir dönem başlatan, çığır açan bir buluşa tanıklık ediyorlardı.

Elektrik, hayatın akışını değiştirecek kadar büyük bir devrimdi.

Biz ise bu devrimin içinde doğduk.

Gecelerimizin ışıkla aydınlanması bize o kadar normal geliyor ki, üzerine düşünmüyoruz bile.

Bize şaşırmak ve hayran olmak için artık başka şeyler lazım.

Ve çoğu zaman, bu duyguyu tatmin etmek için kendimize yapay hayranlık kaynakları üretiyoruz.


Küçük bir örnek: havai fişekler.

Hiçbir gerçek faydası olmayan, hatta doğaya ve canlılara ciddi zararlar veren bu gösteriler…

Yine de biz, Edison’un ilk kez bir binayı aydınlattığı anı izleyen insanların yaşadığı o saf heyecanı, havai fişeklerde hissetmeye çalışıyoruz ve ilk kez izlediğimizde sanki çığır açmış bir buluşu izler gibi hayranlık ve şaşkınlıkla izliyoruz.

Belki de mesele şu:

Gerçek ihtiyaçlarımızı karşılayan büyük icatlar içinde yaşadığımızda, o buluşlar sıradanlaşıyor.

Böylece hayranlık duyma ihtiyacımızı, suni gösterilerle dolduruyoruz.


Ve aklıma şu soru geldi:

Peki bu durum, insanoğlunun icat yeteneğini kısıtlıyor mu?

Yoksa artık üretilecek devrim niteliğinde bir şey kalmadığı için mi küçük taklit icatlarla avunuyoruz?

Belki de  kafama takılan asıl soru şu:

Biz, ne zaman yeniden gerçekten hayran olacağımız bir buluşa tanık olacağız?