28 Aralık 2025 Pazar

Hayret Etmediğin Günü Ömürden Saymaz mısın?


Bir kişisel gelişim uzmanının şöyle bir cümlesine denk geldim:

“Hayret etmediğiniz günü ömürden saymayın. İnsan ancak şaşırdığında bilinçaltı devreye girer. Zihin o zaman anı biriktirir. Aksi halde yirmi yıl sonra geriye baktığınızda hiçbir şey hatırlamazsınız; her şey bir gün gibi gelir.”

Bu cümleyi duyduğumda durup düşündüm ve:

“Ben yeterince hayret ediyor muyum?” diye sordum kendime.

Ve bir yere kadar hak verdim. Evet, zihin alıştığını siler. İlk kez gördüğün şeyleri, beklemediğin anları, içini titreten karşılaşmaları daha net hatırlarsın. Bunda bir yanlış yok.

Ama sonra şu soru geldi aklıma:

İnsan her gün hayret ederek yaşayabilir mi? Her Gün Şaşırmak Zorunda mıyız? Dürüst olalım. Bir noktadan sonra hayret eşiği yükseliyor.

Benim gerçekten hayranlık duymam için artık çok zor şeyler gerekiyor. Yeni keşfedilmiş  devasa bir kanyon mesela ya da çoğu insanın varlığını bile bilmediği, içine girince insanı sessizliğe çağıran bir şato.

Ama bunları görmek kime nasip oluyor? Sayılı gezgine.

Peki ya şehrin yorgunluğundan kaçmak için gittiğin ormanlık alan? Belki artık beni şaşırtmıyor. Ama dinlendiriyor. Sakinleştiriyor. Bana iyi geliyor.

Bu hiç mi anı değil?

Anı Biriktirmek Sadece Şaşkınlıktan mı Geçiyor?

Gerçekten de geriye dönüp “Ben güzel günler geçirdim, dolu dolu yaşadım” diyebilmenin tek yolu, beynini sürekli hayrete düşürmek mi?

Bence değil. Çünkü anı dediğimiz şey bazen yüksek sesli değil.

Bazen bir huzur hali , bir derin nefes, bedeninin gevşediğini fark ettiğin bir an “tam buradayım” dediğin sessiz bir durak,  bunlar da anı bırakır. Ama bağırmadan. Gösterişsizce.

Hayretin Daha Sessiz Bir Hali Var

Belki de  anlatılmayan ya da asıl anlatılmak isenen şu:

Hayret sadece büyük ve nadir olana ait değil. Bazen hayret aynı manzaraya bu kez daha yavaş bakmaktır, her gün içtiğin çayın tadını gerçekten almaktır, alıştığın bir yerde kendinle yeniden karşılaşmaktır. Bu hayret türü fotoğraflık değildir belki ama içte kalır uzun süre.

 Ve Son Bir Soru

Yirmi yıl sonra hayat bir gün gibi geliyorsa, sebebi hayret etmemek mi, yoksa yaşadığını sanıp hissetmemek mi?

Belki de ömür, sadece şaşırdığımız anların toplamı değil; sessizce iyi gelen günlerin de toplamıdır. Ve belki sen zaten yaşıyorsundur. Sadece kimse sana bunun da “sayılır” olduğunu söylememiştir. 

Belki de mesele, hayret etmekle etmemek değil.

Belki de asıl mesele, yaşadığını sanıp hissetmeden geçip geçmediğin. Çünkü insan her gün şaşırarak yaşayamaz; ama her gün, az da olsa, içinde kalabilir.

Ve bazen bir gün, devasa bir kanyondan değil, sıradan görünen bir anın içinden iz bırakır.

Eğer yirmi yıl sonra hayat bir gün gibi geliyorsa, bu hayret etmediğimizden değil; içinde gerçekten bulunmadığımız günlerin çokluğundandır.

Ömür, yalnızca akılda kalanlardan değil, bizi biz yapan sessiz anlardan da oluşur.

2 Aralık 2025 Salı

DUYGUSAL BAĞIMLILIK DÖNGÜLERİNDEN ÇIKIŞ



 Duygusal bağımlılık

Bazen bir insana, bazen bir duyguya, bazen de bize iyi gelmeyen bir ilişki dinamiğine tutunmak demektir. Belki bir arkadaş, belki sevgili, belki eş yada bir yakınımız.
Kendi bütünlüğümüzü bir başkasının ilgisine, sevgisine, varlığına bağlamak. Onun olmaması hâlinde içimizin boşalacak gibi hissetmesi…
Ve çoğu zaman, bizi üzen şeyden kopamayıp yine de ona geri dönmek.

Bu durum, “zayıflık” değil; çoğu zaman içsel eksikliklerimizin, görülmek ve sevilmek isteğimizin kendine yanlış bir adres bulmasıdır.
Kendinden kopmak, başkasına bağlanarak tamamlanmaya çalışmak…

İşte döngü tam da burada başlar. Hayat bazen bizi fark ettirmeden aynı sahnenin içine bırakır.

Aynı duygular…Aynı kırılmalar…Aynı hikâyeyi yeniden yaşarmış gibi bir his…

Ve sonra içimizden sakin bir soru yükselir:

“Neden ben bunu tekrar yaşıyorum?”

Bu sorunun cevabı çoğu zaman duygusal bağımlılığın ince izlerinde saklıdır. Çünkü bağımlılık dediğimiz şey, yalnızca bir alışkanlık ya da bir kişiye tutunmak değildir; bazen bir duygunun ağırlığına alışmak, bazen de kendi iç boşluklarımızı başkalarının varlığıyla doldurmaya çalışmaktır.

Bu döngüden çıkmanın yolu, önce onu görebilmektir. Ve tabii ki kendine dürüstçe bakmak…
“Ben nereye takılıyorum?” diye sormak…

Aynı duygusal tekrarların seni nasıl hapsettiğini fark etmek. Bu fark ediş, küçük ama en güçlü başlangıçtır. Çünkü görünür olan, artık gizlice seni yönetemez. Sonra yavaşça kendi sesin duyulmaya başlar. Uzun zamandır susturulmuş, ertelenmiş, geri plana atılmış o iç ses. Bazen bir fısıltı gibi, bazen de ince bir hatırlatma gibi gelir:
“Ben buradayım, beni duy.”
Ve sonra duygularını kontrol etmeyi öğrenirsin. Hüznünü , öfkeni bastırmazsın artık. Çünkü onların yerini müthiş bir anlayış ve sükunet almıştır. Üstelik içinde de birikmez. 
Korkularınla kavga etmeden yüzleşirsin.
İhtiyaçlarını tanımanın seni güçlendirdiğini fark edersin. Çünkü kendine dönen biri, artık kimsenin gölgesine sığınmak zorunda hissetmez.

Ve yolun bir yerinde “sınır” meselesi çıkar karşına.
Belki de en zorlayan, ama en özgürleştiren adım…
“Hayır” demek.
Kendini suçlu hissetmeden geri çekilebilmek. Kendi enerjini korumayı öğrenmek.
Zamanla anlarsın ki:
Sınır koymak, kendini koruduğunu ilan etmektir.
Bu, sevginin en sade ve en temiz hâlidir. Bu süreçte kendine şefkat göstermek de çok önemlidir. Çünkü değişim her zaman yumuşak ilerlemez.
Kendini yargılamadan…
Olduğun gibi hissederek…
Küçük adımlarını fark ederek…
İçsel dengenin elinden tutarak ilerlersin.
Ve bilirsin ki hiçbir yolculuk tek başına tamamlanmak zorunda değildir.
Bir dost, bir rehber, bir terapist
Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen bir sessizlik bile insana nefes olur.

Duygusal bağımlılık döngülerinden çıkmak kolay değildir, ama mümkündür.
Her fark ediş, her sınır, her içsel yaklaşım seni biraz daha özgürleştirir.
Ve bir gün…
Hiç kimseye tutunmadan ayakta durduğunu fark edersin.
Geçmişin seni yönlendirmediğini…
Kendi ışığının yolu aydınlattığını…

Aslında bütün yolculuk tek bir şeyi söyler:
Kendi rehberin olmayı öğrendiğin anda, döngü çoktan çözülmeye başlamıştır.



29 Kasım 2025 Cumartesi

Kendime Yetmenin Sessiz Ustası

 


Zihnimdeki Rehber 

Uzun zamandır zihnimin kıyısında, kimsenin bilmediği küçük bir oda saklı durur. Kapısı dışarıya değil, içeriye açılır; sesini yalnızca ben duyarım.
Ne diploması olan bir terapist bekler orada, ne de yol göstermeye hevesli bir uzman.
Sadece benim hayal ettiğim bir kişi.

Belki tanıdık bir yüzdür, belki bir zamanlar sohbetine sığındığım bir akrabanın gölgesi. Bazen bir dost gibi yumuşak, bazen bilge bir yabancı gibi sakindir.
Onu zihnime çağırır, içimdeki yükü anlatır, sonra sanki o konuşuyormuş gibi cevapları dinlerdim.
Cevapları çoğu kez derin bir nefes gibi içimi serinletir, bazen de hiç beklemediğim bir yerden tutup silkelerdi beni.

Başlarda bunun bir  ''sessiz sırdaşlık oyunu'' olarak planlamıştım; meğer kendi içimde yeni bir kapı açıyormuşum.
O kapının ardında başlayan şey, farkında olmadan girdiğim bir içsel rehberlik yolculuğuydu.

Zaman geçtikçe şunu gördüm:
Kendime sorular sordurmak için o kişilerin gözlerinden bakmaya çalışırken hep bir sınır ve yetersizlik vardı. Çünkü sorular ve cevaplar o kişiler kadardı. Onların anlayışı, benim iç dünyamın derinliğine yetmiyordu. Sorular yüzeyde tınlıyor, cevaplar yarım kalıyordu.

Bir gün zihnimin sahnesinden o figürleri tek tek çekip aldım.
Birini seçtim; ona da yeni bir görev verdim.
Bu kez onun gözleriyle değil, kendi gözlerimle bakmaya başladım kendime. Soruları o değil, ben sorduruyordum artık. Cevaplar dışarıdan gelmiyordu; sessiz bir derinlikten yükselip zihnimin kıvrımlarına yayılıyordu.

Ve orada, işte o noktada bir hakikat açığa çıktı:

Beni en iyi tanıyan zaten bendim.”

En çok yaralanan da bendim, en çok iyileşmek isteyen de.
Kendi karanlığımdan korkan da, ışığına yürümek için direnen de. Hepsi bendim.
Dışarıdan bir rehbere ihtiyaç duyduğumu sanarken, içimde büyümeyi bekleyen bir rehberi kendi ellerimle yetiştirdiğimi fark ettim.

Bu içsel rehberin bir adı yok, bir yüzü yok, bir unvanı yok. Ama varlığı bütün gerçeklerden daha gerçek. Çünkü nefesimin içinde, kalbimin en kuytu yerinde ,beynimde değil benliğimde taşıyorum onu.

Artık o rehber “birisi” değil; içsel bilgeliğimin, dürüstlüğümün ve cesaretimin sesi.
Kendime sorular soruyorum; bazılarını hemen duyuyorum, bazıları karanlıkta biraz daha oyalanıyor.
Ama biliyorum ki hiçbir dış ses, içimdeki kadar derine inmiyor.

Ve sonunda öğrendiğim şey şu:
İnsan, kendine yetmenin ustası olmadan önce mutlaka başkalarının gölgesinden geçer. Sonra bir gün, kendi ışığına basar adımını.

Bugün iç sesim hem öğretmenim, hem yoldaşım, hem de en sadık rehberim.
Ve bu, bana özgürlüğün neye benzediğini öğreten en kıymetli keşif oldu.



5 Kasım 2025 Çarşamba

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU - KAPANIŞ

İçinde yol yürüyen herkese…

Bu bir anlatı değildi.
Bir öğüt, bir akıl verme çabası da değil.
Bu sadece, bir yerlerde bir şeylerin içinden geçmeye çalışan yüreklere, "yalnız değilsin" demenin başka bir biçimiydi.
Kelimeler aracılığıyla kurulan bir omuz, bir göz teması, bir iç çekişti belki de…

Her bölüm, bir adım attı içindeki yola.
Bazen sendeledin, bazen yürüdün, bazen sadece durup bekledin.
Ama her adımda biraz daha yaklaştın kendine.
Yüzleşmelerinle, suskunluklarınla, dualarınla, anlamaya çalıştıklarınla…

Ve işte buradasın.
Bitmiş gibi görünen bir yolun sonunda değil; içinde devam eden bir fark edişin kıyısındasın şimdi.
Çünkü şifa, bir varış noktası değil:
Bir farkına varma hali.
Bir kabul.
Bir razı olma.

Sen bu yolu yürürken,
kelimeler yalnızca eşlik etti sana.
Ve sen, belki ilk kez,
dışarısı değil içerisiyle konuşmayı seçtin.

Şimdi…
İzin ver, içindeki sesi duy:

"Ben buradayım."
"Olduğum hâlimle değerliyim."
"Ve yavaş da olsa, içim içime iyi geliyor."

Bu seri yolculuğu burada tamam.
Ama senin şifa yolculuğun, tam da buradan başlıyor olabilir...

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – Bölüm 7:

 🌿

Derin bir nefes daha...
Şifa Serisi’nin son durağına, şükrün sessiz ama güçlü limanına geldik.
Hoş geldin...

Şükür: Olduğun yerden gelen sessiz bir kabul.

Her şey hâlâ yolunda değil belki.
Hâlâ içini kemiren sorular, çözülmemiş düğümler var.
Ama bir şey farklı…
Artık her şeyin “hemen” çözülmesi gerekmiyor gibi.

Beklentinin yerini bir olgunluk, koşmanın yerini bir sükunet, eksikliğin yerini ise yavaşça bir şükür alıyor.

Bir an geliyor…
Ve sadece “Varım.” diyorsun.
Eksiksiz değil, kusursuz değil, ama varım.

Ve bu “varoluş” hâlinin içinde,
anlamsız hiçbir şey olmadığını fark ediyorsun.
Kırıldıklarınla, sustuklarınla, düştüğün yerlerle ve yeniden kalkışlarınla…
Bir hikâye yazıyorsun.
Ve o hikâye kutsal.

Şükür, her şey yolundayken edilen bir teşekkür değil.
Bazen hiçbir şey yolundayken bile,
“Yine de buradayım.” diyebilmektir.

Şükür, bazen o derin sessizlikte, gözyaşına karışan bir teslimiyet fısıltısıdır:

“Biliyorum… Görüyorsun… Ve bu bana yeter.”

Dua:

Allah’ım
Olduğum yere şükretmeyi,
Henüz olmayanlara değil, olanlara odaklanmayı nasip et.
Sabırla büyümeyi,
Sükûnetle beklemeyi,
Ve razı olarak yaşamayı öğret bana.
Şükrüm azsa, artır.
Görmem gerekenleri kalbimle görmeyi nasip et.
Âmin.

Bu yolculuk bitti ama…
Senin içindeki yürüyüş devam ediyor.
Unutma:
Şifa, bazen sadece durmak ve orada biraz kalmakla gelir.

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – Bölüm 6:

Olduğun halinle kıymetlisin...

Bir şeylere yetmeye çalışırken, çoğu zaman kendine yetemediğini fark edersin.
Kendini beğenmediğin, "Ben neden böyleyim?" dediğin o anlarda, aslında kendine en uzak olduğun yerdir orası.

Ama hayat garip…
Bazen kendini en yetersiz hissettiğin anda sana en çok şefkat gereken yerdedir ruhun.

Kendine acımasız olduğunda, aslında bir ilgiye, bir anlayışa susamışsındır.

Sadece dışarıdan değil…
Kendinden gelen bir kabule de ihtiyacın vardır.
Çünkü insan,
ancak kendini olduğu gibi kabul ettiğinde,
içsel dönüşüm başlar.

Bugün birisi sana şöyle dese:
“Hiç değişmeden de sevilebilirsin.”
Ne hissederdin?

Şaşırır mıydın?
Güvenebilir miydin?
Yoksa o sevgiyi hak etmediğini mi düşünürdün?

Belki de mesele, önce kendi içinde bu cümleyi kurabilmektir:

“Ben bu hâlimle de kıymetliyim.”
Eksiklerimle, fazlalıklarımla, inişlerimle…
Her şeyimle.
Çünkü ben bir sürecim.
Bir oluş hâliyim.
Ve Allah’ın izniyle tamamlanacağım.

Dua:

Allah’ım…
Beni kendimden başkasına benzetme.
Eksik gördüklerimi sevgiyle sarabilmeyi nasip et.
Başkalarının onayına değil,
Senin rızana göre şekillenmeyi öğret bana.
Kendimi değiştirmeye çalışmadan önce
Olduğum hâli kabul etmeyi ve sevmeyi…
Lütfen bana nasip et.
Âmin.

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – Bölüm 5:

 Her şey kontrolümden çıkıyor gibi hissettiğimde…

Bazı günler vardır, her şey elinden kayıyor gibi olur.
Yetişemediğin yerler, toparlayamadığın duygular, kontrol edemediğin düşünceler olur.

İçin daralır. 
Kalbin yetemediğini zanneder.
Ve bir anda, her şey üstüne gelmiş gibi hissedersin.
Kontrol kaybı, aslında kendini kaybetmekten korkmanın başka bir adıdır.
Ama belki de tam orada…
Kendini bulmaya bir adım daha yaklaşıyorsundur.
Kontrolü bırakmak, kendini kaybetmek değildir. 
Pes etmek hiç değildir.
Bazen en büyük teslimiyet, her şeyi olduğu haliyle göğüsleyebilmektir.
Hayat, sen planladığında değil…
Sen teslim olduğunda akar.

Bir gün, bir kadın her şeyi kontrol etmekten yoruldu.
Kalbinde taşıdığı bütün “olması gerekenleri” yere bıraktı.
Ve ilk defa sessizce fısıldadı:
“Artık sadece olması gereken olsun.”
O an, kalbine hafif bir huzur dokundu.
Ve içinden bir ses dedi ki:
Sen, bırakınca tutunmaya başlıyorsun.”

Ve şimdi sen…
Belki bir şeyler hala dağınık.
Belki hiçbir şey yerli yerinde değil.
Ama sence de biraz rahatlayıp kendine sormanın zamanı gelmedi mi?

“Her şeyi toparlamam gerekmeden, sadece kendimi toparlamam yeterli olabilir mi?”

Dua:

Allah’ım...
Her şey üstüme geldiğinde,
Dağıldığımda, yetişemediğimde…
Lütfen beni tekrar kendimde topla.
Dış dünyam karıştığında,
İçimde bir sükûnet bırak.
Her şeyi düzeltmek zorunda olmadığımı,
Sadece Sana yaslanmamın yeterli olduğunu hatırlat.
Âmin.

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU - Bölüm 4:

 

Kendini yetersiz hissettiğinde…

Bazen herkes ilerliyor gibi gelir.
Herkesin bir cevabı, bir doğrusu, bir ışığı vardır.
Ve sen…
Kendi karanlığında el yordamıyla yol ararken,
başkalarının aydınlığı gözünü kamaştırır.
Sonra o sessiz iç ses başlar:
“Ben neden böyleyim?”
“Neyi eksik yapıyorum?”
“Yetersiz miyim?”

Ama bak,
kendini yetersiz hissetmen eksik olduğun anlamına gelmez.
Bu his, aslında içindeki farkındalığın kıyısında dolaştığının işaretidir.
Kendini gözlemliyorsun.
Bir şeyleri değiştirmek istiyorsun.
Henüz bilmiyorsun ama o sancı, tam da büyümeye başladığın yer.

Bir zamanlar bir kadın, aynaya baktığında hep kendini suçladı.
“Bu kadar şey yaşadım ama hâlâ neden toparlanamadım?” dedi.
Sonra bir gün, sessizce kendine şu soruyu sordu:
“Acaba eksik olduğum için mi böyle hissediyorum, yoksa tam da bu duyguyu hissedebildiğim için mi derinim?”

Cevap gelmedi o anda.
Ama kalbi yavaş yavaş kabuklarını bıraktı.
Ve o an eksik değil, olgunlaşmakta olduğunu fark etti.
O günden sonra… Aynaya başka bir gözle baktı.

Ve şimdi sen…
Kendine şunu sormaya cesaret eder misin?
“Kendimi eksik sandığım her yerde, acaba büyüyor olabilir miyim?”

Dua:

Allah’ım...
Kendimi küçük gördüğümde,
Senin beni nasıl sevdiğini unuttuğumda,
Lütfen içimdeki değeri bana hatırlat.
Başkalarının gölgesinde değil,
Senin nurunda yürümeyi nasip et.
Kendimi eksik sandığım her an,
Sende tamlandığımı hissedeyim.
Âmin.

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – 3. Bölüm

Bazen hiçbir şey yapmamak, en büyük iyileşmedir.

Çok çabaladın.

Anlamaya, çözmeye, düzeltmeye, affetmeye…
Ama belki de bu kadar uğraşmanın içinde, asıl ihtiyacın olan şey “durmak”tı.

Yoruldun.
Ve kabul et: İnsan bazen yorulabilir.
Ruh, her zaman koşamaz.
Bazen sadece durmak, dinlenmek ve hiçbir şey olmadan da “olmak” mümkündür.

Bırak hayat biraz seni taşısın.
Bırak cevaplar kendiliğinden gelsin.
Bazen en büyük şifa, kendine izin vermektir:
Olduğun hâl ile kalabilmeye.

Dua:
Allah’ım
Durmayı da öğreneyim.
Hızla değil, huzurla iyileşeyim.
Olduğum gibi kalabildiğim yerde
Senin varlığını hissedeyim.”

🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – 2. Bölüm


Her yara, seninle yeniden konuşmak isteyen bir halidir.

Yaralar bazen kabuk tutar, bazen kanar.

Ama çoğu zaman, sana bir şey anlatmak için vardır.
Sen bakma onun çirkin göründüğüne.
O bir öğretmendir aslında.
Sadece dili farklı.

"Bak burası hâlâ iyileşmedi," der sana.
"Buraya biraz daha şefkat gerek,"
"Biraz daha anlayış…"

Sen sadece o yarayı saran değil, onunla konuşmayı öğrenen kişi ol.
Çünkü en derin şifa,
görülmemiş acının kabulünden geçer.

Dua:

“Ey Kalpleri En İyi Bilen…

İçimdeki acıları, beni sana yaklaştıran köprüler eyle.

Yaralarımı örten değil, onlarla barışan biri kılsın beni.”


🌿 ŞİFA YOLCULUĞU – 1. Bölüm

Bazen içindeki sızı, sadece seninle konuşmak ister.

Bir şeylerin eksik olduğunu hissettiğin anlar olur.
Tamam gibi duran ama içten içe hep biraz eksik hissettiren o tuhaf hâller…
İşte o an, ruhun sana bir şey söylemeye çalışıyordur.
Kaçma.
Üstünü örtme.
Hemen geçmesini isteme.

Bırak konuşsun içindeki o sızı.

Çünkü her sızı, kendini duyurmak isteyen bir iç sesin yankısıdır.
Ve çoğu zaman o sesin duyulmaya, görülmeye ihtiyacı vardır sadece.

Kendine doğru bir yolculuk başlar böyle.
Sessizce, yavaşça…
Ama içten içe derinden bir dönüşle.

Dua

Allah'ım;

İçimde konuşmak isteyen her hissi fark edebilmemi,

susmak yerine dinleyebilmeyi,

anlamasam bile merhametle bakabilmeyi nasip et.”




26 Eylül 2025 Cuma

 


Hiç yaşadınız mı; kalabalığın son safhada olduğu bir caddede, sanki yalnızca siz yürüyormuş gibi adımlamayı?

Ben yaşadım. Öylesine kapılmıştım ki bu anın büyüsüne, kendime geldiğimde yürüdüğüm caddenin trafiğe kapalı olduğunu fark edip Tanrı’ya teşekkür ettiğimi hatırlıyorum.

Yıllarca boş caddelerde bile kalabalık hissiyle yürüdükten sonra, aynı yerden ikinci kez geçtiğimde anlamsız bakışlara maruz kalıp nedenini sorgulayan bir çevrede yaşadıktan sonra… İşte o an, benim için hayatımın zirvesiydi. Derin bir nefesle gökyüzüne baktığımda, teşekkür eşliğinde ciğerlerime dolan havanın özgürlüğü organlarımın her zerresine yayıldı.

Yaşadığım yer, yaşananlar belki çok kötü değildi ama beni köreltmişti. Sokakta yürürken bile dört duvar arasındaymışım gibi hissetmekten yorulmuştum. Oysa özlemişim… Denizin o pis kokusunu bile. Yüzemediğim, griliğinde zaman zaman boğulduğum deniz şimdi bana huzurun en saf hâlini veriyor. Hele gün batımına martıların çığlıkları eşlik ettiğinde… İnanın, büyük bir meditasyon yapmış gibi zihnim sıfırlanıyor.

Şimdilerde daha çok kendimle baş başayım. Ve her zaman olduğu gibi en büyük hedefim yine BEN.

Her şey daha kolaylaştı artık. Fakat kolaylaştıkça ürkütüyor beni… Zoru başarmaya alışmış, imkânsız denilen dağlara hiçbir alet kullanmadan yalnızca tırnaklarıyla tırmanan, ellerinden süzülen kanın sıcaklığıyla acısını hafifleten, “dur” denildiğinde duran ama içten içe güçlenerek bir sonraki sefere daha hızlı koşan beni

Tüm bu olasılıklar düşündürüyor. Ya huzurun ve dinginliğin tadını böylesine almışken, hazzın doruğuna varıp da mücadeleciliğimden vazgeçersem?

Belki de korkunun sebebi bu…
Çünkü kelimeler hayatımı ifade edebildiğinde, yaşanacak çok fazla şey kalmamış demektir.

🖋️ Bu satırları 2009 yılında yazmıştım.

Bugünden Bakınca

Aradan yıllar geçti… Şimdi dönüp baktığımda, o yazıyı yazarken aslında kendi içimde bir kapının eşiğinde olduğumu görüyorum. O günlerde hissettiğim özgürlük anı, belki de bana ileride hayatımın nasıl şekilleneceğini fısıldamıştı.

Bugün, o eski korkuların büyük kısmının bana ait olmadığını biliyorum. Mücadeleciliğimi kaybetmekten değil, aslında huzurun tadını bilmekten korkuyormuşum. Şimdi anlıyorum ki, huzurla mücadele etmek birbirinin zıddı değil; tam aksine, birbirini tamamlayan iki güç.

Artık “kalabalığın içinde yalnız yürümek” bana sadece bir anı değil, aynı zamanda bir farkındalık hali sunuyor. İçimdeki boş sokaklar kalabalıklardan arınmış; içimdeki kalabalıklar ise dinginleşmiş durumda.
Kendi yolumda yürürken, mücadele de huzur da benimle birlikte yürüyor.

Ve artık biliyorum:
Hayat, bir şeyleri kaybetmekten korkarak değil, hem zoru başarmaya hem de huzurun tadını almaya cesaret ederek yaşanıyor.

👉 Peki ya sen? Kendi içinde huzurla mücadeleyi nasıl dengeliyorsun? Yorum yaparak biraz bahseder misin?

Mücadele ve huzur, iki ayrı yol değil; aynı yolun birbirine dokunan iki yüzüymüş anladım...

25 Eylül 2025 Perşembe

Murakabe: Kalbimi Dinlemeyi Öğrenmek

 

Uzun yıllardır tasavvufa merakım var. Bazen bir kitabın satırında, bazen Mevlânâ’nın sözlerinde, bazen de kendi iç sessizliğimde yolumu aradım. Farkındalık ve olma yolculuğumu hep tasavvufun diliyle dile getirmek istedim. Çünkü bana göre bu yol, sadece bir inanç meselesi değil; kalbin kendine dönüp kendini yeniden hatırlaması.

Bu yolda Murakabe ile tanıştım ve Murakabe, kalbimle yeniden tanışmamı sağladı.
Mevlânâ’nın dediği gibi:

“Sen dışarıda ne arıyorsun? Aradığın cevher, kalbinin içinde saklı.”

Ben murakabe ile tanışmadan önce içimde öyle kalabalıklar oluyordu ki…

Sanki düşüncelerim birbirine çarpıyor, herkes aynı anda konuşuyordu, ben ise en sessiz köşede kendi sesimi duyamıyordum. İşte o anların birinde kendime sordum: 

“Ben kimim? Kalbim gerçekten ne istiyor?”

Sonra Mevlânâ’nın şu sözüyle karşılaştım :

“Sen kendi içine bakmadıkça Hak’kı göremezsin.”

Bazen tek yapmam gereken şey, içimdeki kalabalığı susturmak değil… Kalbimin sesini işitmek.

İşte  bu hal e tasavvufta  murakabe deniyor. Yani kalbinin aynasına bakmak, içini seyretmek, kendini Allah’ın huzurunda hissetmek.

Kalbini hızlandıran ve öfkeme sebep olan durumlarda ya bu öfkenin peşine takılıp sürüklenirsin  ya da bir nefes alıp içime dönüp kendime fısıldarsın.

Murakabe kendine fısıldamayı öğretiyor ve  ben her öfke  hissetiğim anda kendimi kalbime fısıldarken buluyorum;

“Benim bu hâlime Allah şahit.”

O anlarda öfkem  hemen yok olmuyor, ama artık ona kapılmıyorum. Ve  her seferinde işte murakabenin hediyesi bu diyorum kendi kendime: Duygularımı izlemek, onlara mahkûm olmamak. 

Bugün psikoloji buna “farkındalık” diyor. Yani anın içinde kalmak, düşüncelerini yargısızca izlemek. Şu anın farkında olmak, düşünceleri yargısızca izlemek…Bunun faydasını reddetmek mümkün değil.
Ama murakabe  beni bir adım öteye taşıyor, murakabe nefesin ötesinde bir boyut açıyor. Çünkü orada sadece “ben” yok. Orada “benim Rabbim bana şah damarından daha yakın” hakikati var. Böylece yalnızca sakinleşmiyorsun; aynı zamanda içindeki ilâhî güveni de hatırlıyorsun.

Çünkü sadece kendimi izlemiyorum; aynı zamanda Rabbimin beni izlediğini biliyorum. Ve işte o bilinç, bana güven ve huzur veriyor

Mevlânâ’nın sözüyle:

“Nereye gidersen git, kalbini de beraber götür. Çünkü aradığın cevher dışarıda değil, içeride.”

Murakabe için saatlerce inzivaya çekilmeye gerek yok. Çayın demlenmesini beklerken gözlerimi kapatıp kalbime kulak veriyorum mesela ya da günün sonunda kendime soruyorum: “Bugün kalbim neye şahit oldu?” 

Öfke, kaygı ya da sevinç geldiğinde “Benim bu hâlime Allah şahit” diyerek kalbime dokunuyorum.

Ve bu küçük anlar bana derin bir dinginlik getiriyor.

Yıllardır tasavvufa ilgim oldu, ama asıl murakabe ile şunu öğrendim:

Kalabalığın içinde bile kendi kalbime dönebilirim.

Ve bazen tek yapmam gereken şey, içimdeki gürültüyü susturmak değil. Kalbimin sesini işitmek. Kendini izlemek, ama yalnızca kendini değil, o izleyişin ardındaki ilâhî bakışı da hissetmek.

Hatırlamak için yaratıldım. 
Ve yolculuğum hâlâ devam ediyor ...







24 Eylül 2025 Çarşamba

YİNE BİR MÜCADELELİ YOL

 Lipödem beslenmesiyle tanıştığım gün, hayatımın birçok yönünün değişeceğini biliyordum ama bu kadar köklü bir dönüşüm yaşayacağımı tahmin etmemiştim. Bu beslenme biçimini uygulamaya karar verip başladığımda beslenme düzenim bir gecede değişti ve bu hastalık yalnızca bedenimde değil; ruhumda, alışkanlıklarımda ve yemekle olan ilişkimde derin izler bıraktı.

Bakliyat, unlu mamuller, kuru baklagil, meyve,süt,hurma,patates, havuç,bezelye,soğan,sarmısak,karabuğday,işlenmiş gıdalar, şeker, işlenmiş tuz, yapay içecekler, siyah çay,ıhlamur,adaçayı,biberiye çayı maydanoz… Liste uzayıp gidiyor. Hatta bazı sebzeleri bile tüketmem yasak. Geriye ne kalıyor? Sadece protein, taze kuruyemiş, bazı sebzeler ve yeşil salata. Yasaklı olan gıdaların içinde gerçekten zararlı olanları  ben uzun yıllardır zaten tüketmiyordum. Burada beni zorlayan yararlı olarak tüketilmesi tavsiye edilen gıdaların benim için zararlı olmasıydı. Buna beynimi ikna etmem çok zor oldu. Bir de öğün yemeği dışında tek bir fındık dahi yemeden sabretme kısmı. Kağıt üzerinde sade bir tablo gibi görünse de işin içine hayatın koşturmacası, alışkanlıkların gücü ve “bir lokmadan ne çıkar” diye fısıldayan iç ses girince bu yolculuk hiç de kolay olmuyor.

Her akşam karanlık çökerken evin içinde görünmez bir savaş başlıyor. Gün boyu koşturmacanın ardında yorgun düşmüş bedenim, dinginliğin içinde eski alışkanlıkların fısıltısını daha net işitir oluyor. “Bir lokmadan ne çıkar?” diyen ses, zihnimin kuytularında dolaşıyor.

Oysa biliyorum; bir lokma, vücudumda yıllardır gizlice büyüyen yangını yeniden alevlendirmeye yeter. Lipödem, yalnızca bedenime değil, ruhuma da dokunan bir ateş. Onu söndürmenin yoluysa disiplin ve sabırla örülmüş bu zorlu beslenme düzeni.

Bir nevi tedavi beslenmesinden ibaret gibi görünse de aslında bu, kendimle kurduğum yeni bir ilişkinin simgesi. Çünkü her “hayır” dediğim lokmada, biraz daha “evet” demeyi öğreniyorum kendime.

Kolay mı? Hiç değil. Bazen öfke olup taşıyor içimden. Bazen bir yalnızlık duygusu gelip oturuyor soframa. “Ye” diyenlerle “yeme” diyenlerin arasında sıkışıp kaldığımda, kendi sesimi duyamaz gibi oluyorum. Bazen öyle sinirli, öyle gergin hissediyorum ki… “Ye bir şey olmaz” diyenlerle uğraşmak ayrı bir dert, “yeme sakın” diye baskı yapanlarla karşılaşmak ayrı bir gerginlik. İki ses arasında sıkışıp kaldığımda içimde öfke kabarıyor. O anlarda aslında fark ediyorum ki yıllardır görmezden geldiğim bir şey daha varmış: duygusal yeme bozukluğu. Meğer yemek sadece midemi değil, ruhumu da doyurmak için başvurduğum bir limanmış. Şimdi ise bu limanı terk etmek zorundayım ve aslında bu da bende dalgalı duygular yaratıyor. 

Sosyal ortamlarda ise kendimi farklı bir tabakla buluyorum. Sofrada herkes özgürce yerken ben kısıtlamalarla oturuyorum. Bu nedenle dışarıdan bakınca bu bir “diyet” gibi görünse de içimde çoğu zaman yalnızlık hissi yaratıyor. Çünkü kimse benim vücudumun içten nasıl acı verdiğini, inflamasyonun nasıl hissettirdiğini benim kadar bilemez. Bu nedenle mücadelem kendi adıma ikiye katlanıyor gibi hissediyorum. Sonra içimde küçük bir alan açılıyor; dua ile. 

Ama her şeye rağmen biliyorum: bu yolculuk yalnızca yemeklerle ilgili değil. Her gün, her öğün aslında kendime verdiğim bir sözün tekrarı. Her “hayır” dediğim lokmada, biraz daha “evet” diyorum kendime. Bazen bu mücadele beni yıpratıyor, bazen öfkeye boğuyor, bazen gözyaşı döktürüyor. Ama içimde hep bir ses var: “Dayan. Çünkü sonunda daha sağlıklı bir beden ve daha güçlü bir sen var.”

Bana bu yolda en çok nefes aldıran iki şey var: dua ve yazı.
Dua, ellerimi göğe kaldırdığımda kalbimde bir teslimiyet duygusu uyandırıyor. Ne kadar yalnız hissetsem de aslında yalnız olmadığımı hatırlatıyor. Yazı ise zihnimdeki karmaşayı kâğıda dökmeme izin veriyor. Kalemimden dökülen her cümleyle yüküm biraz hafifliyor, duygularım şekil buluyor. Bazen öfkemi yazıyorum, bazen umudumu. Ama her satır bana “devam et” diyen bir yol arkadaşı oluyor.

Elbette bu yol kısa değil. En az iki yıl boyunca bu beslenme düzenini uygulamak zorundayım. Sonrasında da ufak esnemelerle ömür boyu sürecek bir koruma dönemi var. Yani bu gıdaların çoğu hayatımdan çıkacak ya da yok denecek kadar azalacak. Bu da demek oluyor ki, bu mücadele sadece bugünün değil, yarının da hikâyesi.

Ama artık şunu biliyorum: lipödem bana yalnızca bir beslenme programı dayatmadı. Aynı zamanda sabrı, öz disiplini ve kendime şefkat göstermeyi öğretti. Her gün yeniden tökezlesem de, yeniden kalkıyorum. Çünkü bu yolun sonunda sadece bir beden değişimi yok; ruhumun derinlerinde daha güçlü, daha bilinçli, daha dirençli bir ben var.

Evet, zorlanıyorum. Hem de çok zorlanıyorum. Ama aynı zamanda içimde derin bir inanç taşıyorum: Başaracağım. Çünkü bu yolculuk benim dönüşümümün hikâyesi. Ve ben bu hikâyeyi yazmaya kararlıyım. Ve aynı zamanda biliyorum ki, bu yolun sonunda yalnızca bedenim değil, ruhum da şifa bulacak. Çünkü sabırla yoğrulmuş bu yolculuk, bana daha güçlü bir “ben” armağan edecek.







15 Eylül 2025 Pazartesi

GEÇİŞ NESLİNİN ÇOCUKLARI

Geçen gün mağazaya gelen genç bir anne ile küçük kızını gördüm. Ellerinde şerbetli bir tatlı, dükkanın içinde gezinerek yiyorlardı. O an zihnimden “Bizim annelerimiz bizi böyle yetiştirmedi” cümlesi geçti. Çünkü bizim çocukluğumuzda bırakın mağazada yiyecek tüketmeyi, dışarıda elimizde bir şey yemek bile ayıp sayılırdı. Büyüklerimiz, “göz hakkı vardır” diyerek bizi uyarır, edebe uygun bulmazdı.

Ama tam o sırada içimde başka bir farkındalık belirdi: Bugün yanımda gördüğüm bu genç anneyi ve onun kuşağını yetiştiren aslında bizim neslimizdi. Şimdi onlar çocuklarını büyütüyorlar, kendi doğrularıyla, kendi alışkanlıklarıyla. O an düşündüm; demek ki eleştirdiğimiz ya da yadırgadığımız davranışların kökünde bir şekilde bizlerin payı da var. İşte bu farkındalıkla  bu yazıyı yazmak istedim.

Biz 78 kuşağı, hatta bizden biraz önceki nesiller, çok özel bir çocukluk yaşadık. Sokakta misket oynadık, ip atladık, saklambaçta gece yarılarına kadar koşuşturduk. Evlerin kapıları kilitlenmezdi, komşunun tenceresi bizim ocağımızda kaynardı. Cebimizde üç beş kuruş olurdu ama o parayı harcayacak fazla şey bulamazdık. Oyuncaklarımız sınırlıydı, kıyafetlerimiz basitti. Ama işte o sadelik bize hem kanaatkârlığı hem de paylaşmayı öğretti.

Sonra dünya hızla değişti. İnternet, bilgisayar, cep telefonu derken hayatımıza önce imkânlar, sonra da tüketimin doyumsuzluğu girdi. Oyuncaktan giyime, çikolatadan kulaklığa kadar her şey çeşitlendi. Artık almak istediğimiz çok şey var, ama ceplerimizde o kadar para yok. Bizim çocukluğumuzun tersine, şimdi bolluk var ama bereket yok.

Peki bu bolluk çocuk yetiştirme anlayışımızı nasıl etkiledi? Biz, kendi çocukluğumuzda bulamadığımız sevgiyi, ilgiyi, oyuncakları çocuklarımıza fazlasıyla vermeye çalıştık. Çoğu zaman çocuklarımıza aldığımız şeylerle aslında kendi içimizdeki eksiklikleri doldurduk. Onlara hediyeler sunarken, aslında kendi çocukluğumuza hediye alıyorduk. Ama bir şeyi unuttuk: Eğitim ve sorumluluk bilincini.

Bugün sokakta, okulda, iş hayatında gördüğümüz gençler; sabırsız, biraz daha bencil, hayatı kolay sanan, tozpembe hayallere kapılan gençler… Bunları eleştirirken çoğu zaman acımasızlaşıyoruz. Hatta “bunlardan bir halt olmaz” diyoruz. Oysa unuttuğumuz şey şu: Bu gençleri biz yetiştirdik. Ve şimdi bu gençler büyüyor, yuva kurma çağına geliyor, anne-baba olmaya başlıyor. İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü artık onların yetiştireceği çocuklarla karşılaşacağız. Bizim çocuklarımızın çocukları… Yani torunlarımız, toplumun yeni bireyleri..

Eğer biz çocuklarımızı sadece tüketmeye alıştırdıysak, onların çocukları da aynı alışkanlığı miras alacak.

Eğer biz çocuklarımıza hayatın zorluklarını göstermediysek, onların çocukları zorlukla yüzleştiğinde daha da kırılgan olacak.

Eğer biz sadece maddiyatla mutluluk aradıysak, onların çocukları da aynı çıkmazı yaşayacak.

Ama bu işin bir de olumlu tarafı var. Çünkü farkındalık dediğimiz şey her zaman mümkündür. Eğer biz bugün hâlâ elimizi taşın altına koyar, çocuklarımıza “nerede hata yaptıysak orayı telafi etme” çabası gösterirsek; onlar da kendi çocuklarını çok daha bilinçli yetiştirebilirler. Bizim gördüğümüz sevgisizliği telafi etmeye çalışırken fazla abarttığımız yeri, onlar dengeyle bulabilir. Bizim göremediğimiz gerçekçiliği, onlar çocuklarına aktarabilir.

Yani elimizde hem risk hem fırsat var. Bir tarafta tüketim girdabında kaybolmuş, sorumluluk bilincinden uzak bireyler yetiştirme ihtimali; diğer tarafta bizim yaptığımız hataları fark ederek daha güçlü, daha dengeli çocuklar yetiştirme imkânı...

Bugün geriye dönüp baktığımızda, çocukluğumuzun sadeliği ile bugünün bolluğu arasında büyük bir uçurum görüyoruz. Ama belki de en önemli soru şu: Bu uçurumu nasıl kapatacağız? Çocuklarımızı ve onların çocuklarını nasıl daha bilinçli, daha sorumlu, daha dengeli yetiştirebiliriz?

Siz ne düşünüyorsunuz?
Kendi çocukluğunuzdan bugüne taşıdığınız hangi değerleri çocuklarınıza aktarmaya çalışıyorsunuz?
Ya da hangi hataların tekrarlanmaması gerektiğine inanıyorsunuz?

Belki de cevabın bir kısmı sizin hayat hikâyenizde saklıdır…




6 Eylül 2025 Cumartesi

PES ETMEKLE KABULLENMEK ARASIDA

Hayat bazen sessizleşir. Tüm çabalarına, dualarına, sabrına rağmen yanıt gelmez. Ve sen, o sessizliğin tam ortasında kalırsın.

"Devam etmeli miyim?" Yoksa… “Bırakmalı mıyım?”

İşte tam orasıdır o ince çizgi. Pes etmekle kabullenmek arasındaki.

Pes etmek, yorgun bir kalbin hayal kırıklığıyla yere kapanmasıdır. İnancı değil, umudu değil  kendini yavaşça bırakmasıdır.

Olmayacağını kabul etmekten çok, artık hiçbir şeyin anlamı kalmadığını hissetmektir.

Kabullenmekse başka bir hâl. Daha sessiz, daha derin bir anlayış. "Olduğu kadar" demek değil ; "Olduğu şekliyle" diyebilmek.

Elinden geleni yaptıktan sonra, olmayanın da bir nedeni olduğuna güvenmek.

Pes eden, içini karanlığa bırakır. Kabullenen, içinden geçerek aydınlanır.

Biri “bitti” der, diğeri “buraya kadardı” deyip kendiyle barışır.

Kabullenmek, vazgeçmek değildir. Kendi varlığını koruyarak, olanı olduğu gibi görmek, olmayanla vedalaşmaktır.

Bir yön değiştirir insan belki.

Ama eksilmez.

Aksine…

Hafifler.

Çünkü her şey için savaşılmaz. Her şey tutulmaz, zorlanmaz, ısrar edilmez. Bazen gitmesine izin vermek, kalmasından daha çok iyileştirir.

Ve zamanla öğrenirsin:

Bazı şeyler olmuyorsa,

ya zamanı değildir…

ya da zaten olmaması senin hayrınadır.

İçinden geçtiğin o sessizlikte, cevaplar saklıdır. Yeter ki sen suskunluğunu dinlemeyi öğren. Çünkü en çok orada, yani kimsenin görmediği yerde, kendine en çok orada yaklaşır insan.

Ve işte o an anlarsın:

Sen pes etmedin.

Sadece artık kendini zorlamaktan vazgeçtin.

Ve bu, bir son değil.

Bir başlangıcın kapısıdır...

29 Ağustos 2025 Cuma

 Bazen tamamlanmamış hissedersin.

Tam nerende olduğunu bilmediğin, adı konmamış bir boşluk…
Bir şeyin yetmediğini ama neyin olduğunu da çözemediğin bir hâl.
Oysa bu bir eksiklik değil.
Bu, içten içe oluşmakta olan bir farkındalık.
Henüz kendini duymadığın bir alanın seni çağırması.
Ama sen bunu tanımlayamıyorsun.
Sadece huzursuzsun.
Ve bir ses, bir işaret, bir dokunuş arıyorsun:
“Sende bir şey var ve sen bunu hatırlamak üzeresin,” diyecek birini…

Kırık değilsin.
Bozuk değilsin.
Sadece, henüz kendini tam hatırlamıyorsun.
Ve belki de bu yazı, bir aynadır sana.
Kendine yaklaşırken, içinde şekillenmekte olan seni biraz daha fark ederken
şunu hatırla:
Bu his, senin kayıp değil arayışta olduğunu gösterir.
Ve her arayış, bir buluşla son bulur ...

HAYATIMIZA GİREN VE ÇIKAN İNSANLARIN HİKMETİ

 Tasavvuf ehli der ki: Her şey, her gelen ve her giden Allah’tandır.” Biz çoğu zaman hayatımıza giren insanları bir rastlantı gibi görür, ayrılıklara ise talihsizlik gözüyle bakar ve üzüntü duyarız. Oysa hakikat gözüyle bakan bilir ki, hiçbir şey boşuna değildir. Her insan bir işaret, her buluşma bir ders, her ayrılık bir tecellidir.
Gelenler emanet misafirlerdir. Hayatımıza giren insanlar bazen kalbimize ışık olur, bazen gölgemizi bize gösterir. Bir dostun varlığı bize sabrı öğretir mesela ya da bir düşmanla karşılaşmak affı  ve olgunluğu. 
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Her gelen, gönül evine bir haberci olarak gelir.”

Bazen biri hayatımıza girer ve onunla birlikte farklı işaretler görmeye başlarız. “Demek ki bana katkısı var” diye düşünür, kalbimizde ona sıkı bir bağ kurarız. Bu bağ kimimiz için dostluk olur, kimimiz için duygusal bir yakınlık. Bağlanma...

Tasavvufa göre  bu bağlanma, Allah’tan çok kula yönelince perde olur. Yani O’ndan uzaklaşıp insana sıkıca bağlandığımızda, Allah o kişiyi ayrılık yoluyla hayatımızdan çıkarır. Bu ayrılık aslında ilahi bir davettir: 

“Asıl bağını Benimle kur.”

Kimi hayatımıza gelir ve bize sevgiyi, güveni, kardeşliği tattırır. Kimi gelir, kalbimizi kırar, incitir ama aslında kendi yaralarımızı bize gösterir. Yani gelen kişi aslında bizim aynımızdır, bizim aynamızdır... Ona bakarak kendimizi görür ve daha yakından tanırız. 

Tasavvuf, “her şey Allah’ın takdiriyle olur” derken; Doğu öğretileri bunu karma kavramıyla açıklar: Ektiğin tohum neyse, karşına çıkanlar da odur. Bize fayda sağlayan ya da bizi inciten insanlar, aslında kendi iç dünyamızın yansımasıdır. 

Psikoloji de bu noktada benzer bir şey söyler: Davranışlarımız ve seçimlerimiz, bilinçdışı eğilimlerimizle şekillenir. Karşımıza çıkan insanlar, çoğu zaman kendi ruhsal derslerimizi bize gösterir. 

Ve hepsi bizi aynı noktada buluşturur. Benliğini bulmak, aslında içimizde saklı olan ilahi cevheri tanımaktır. Kendini tanıyan, Rabbini tanır; kalbinin özündeki ışığı gören, Yaradan'a bir adım daha yaklaşır. Çünkü en hakiki yolculuk, dışarıya değil, O’na götüren içsel yolculuktur.

Peki ya gidenler? 

Bazen bir dost, bazen bir sevgili, bazen de en yakınımız… Gidişin ardından yaşadığımız boşluk, aslında Rabbimizin bize verdiği bir fırsattır: 

“Benimle olmayı hatırla.” der.

İnsan kalabalığında unuttuğumuz hakikati, yalnızlıkta yeniden fark ederiz. Çünkü giden, aslında bizi Allah’a daha çok yaklaştırmak için gitmiştir.

Tasavvufta “fena” (yok oluş) makamı vardır. Yani dünyevi bağların birer birer çözülmesi, kulun yalnızca Hakk’a yönelmesi. İşte ayrılıklar da küçük fena halleri gibidir. Biz onlara sarıldıkça Rabbimiz nazikçe koparır; çünkü bizi sadece kendine çekmek ister.

Her gelen ve giden insan, aslında bizi bir yola sokar. O yolun adı “kendine dönüş yoludur”. İnsan ilişkilerinde yaşadığımız mutluluklar da, acılar da bize şunu fısıldar: 
“Aslında sen O’nsuz hiçbir şeye sahip değilsin.”

Belki en çok sevdiğimiz dostun bize ettiği iyilik, Allah’ın merhametini gösterir. Belki en çok kırıldığımız kişinin ihaneti, Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını öğretir. Yani yol hep aynıdır: O’na doğru…

Hayatımıza girenleri de çıkanları da Allah’ın kalbimize bıraktığı işaretler gibi görürsek, öfkemiz azalır, teslimiyetimiz artar. Anlarız ki kimse aslında bizden alınmaz, kimse de bize verilmez. Her şey O’nun katından gelir ve yine O’na döner.

Ve bu yolculuğun sonunda insan kendi içinde şunu der:

“Rabbim, ben seni insanın suretinde tanıdım, senin derslerini dostluklarda, ayrılıklarda gördüm. Biliyorum ki bana yaklaşan da uzaklaşan da aslında hep Sen’din. ''

26 Ağustos 2025 Salı

 




Bir şeyler beklemekten vazgeçtiğinde mi gelir insana?

Ve evet, çoğu zaman öyle olur.
Çünkü artık zorlamayı bıraktığında…
“Oldurmalıyım, gelmeli, olmalı” dediğin hâli serbest bıraktığında, içinde bir rahatlama başlar. Ve işte o rahatlık, arzudan doğan yükü hafiflettiği için, hayatın akışını da açar.

Ama bu “vazgeçmek” sandığımız gibi bir umutsuzluk değildir. Bu, içten içe hâlâ isteyen ama ısrar etmeyen bir hâlde kalmaktır. Kırılgan ama direnmeyen, sessiz ama açık, “olursa ne güzel” deyip olmasa da kendiyle kalabilen bir hâl.

Ve evet… 

Hayatın birçok hediyesi, işte tam da orada gelir.

Bir şeyler beklemekten vazgeçtiğinde mi gelir insana sorusu çoğumuzun kalbinde saklı duran bir sırdır.
Çünkü beklemek, bazen dayanma gücü, bazen umut, bazen de sabırdır. Ama bazen, beklemekten vazgeçmek... İşte o zaman, hayat başka bir kapı aralar.

Vazgeçmek dediğimiz, umutsuzluk değildir aslında. Bir tür teslimiyettir.
İçten içe hâlâ isteyen ama zorlamayan, ısrar etmeyen, kırılgan ama dirençli ve en önemlisi, kendinle barışık olmaktır.

O kapı açıldığında, beklediğin şey değil belki ama ihtiyacın olan başka bir şey gelir.
Ve o şey, seni daha derinden iyileştirir. Çünkü hakiki armağanlar, beklemeyi bıraktığında ve hayatı olduğu gibi kabul ettiğinde sessizce kapını çalar. 

Kapının çalınması dileğiyle…

13 Ağustos 2025 Çarşamba

 



Lal masallarım var benim,  

Lal masallarda yaşattığım masal kadınlıklarım saklı içimde.  

Her birinin hikayesi bambaşka,  

Her biri kendi hikayesinin kahramanı  

Lal kadınlıklar...


Biri sustukça güçlenen, biri güldükçe unutan…  

Biri sevdikçe çoğalan, biri kırıldıkça içine çekilen bir gökyüzü gibi.  


Kimi sabırla örüyor içini,  

Kimi rüzgarla savruluyor bir şiirin ortasında.  

Birinin gözleri hep uzaklara dalıyor  

Bir diğeri aynalara küs.


Hepsi benden, ama hiçbiri tam ben değil.  

Kimi zamanı bekliyor,  kimi vedayı çoktan yazmış.  

Ben onların sessizliğinde yaşamayı öğrendim.

Ama bazen biri içimden çıkıp  beni de bana anlatıyor.  


Devamı, her kadının kendi Lal hali.

Lal masallarım var benim,  

Lal masallarda yaşattığım masal kadınlıklarım saklı içimde.  

Her birinin hikayesi bambaşka,  

Her biri kendi hikayesinin kahramanı, 

Lal kadınlıklar...


Ve ben, onları dinledikçe sustum.  

Sustukça içimde büyüdüler.  

Konuşmadılar hiç ama sessizlikleriyle en çok beni anlattılar.

Ah o Lal haller....


Bakışlarında ağırlığı sanki yüzyılların, 

Ellerinde dokunulmamış bir şefkat

Ve içlerinde görülmemiş, duyulmamış, söylenmemiş bir şiir gizliydi.  

Ben o şiirin sadece virgülüyüm .  

Devamı, her kadının kendi Lal hali . . .


Gerçek Hayranlık Nerede Başlar?

 



Az önce bir dönem dizisi izliyordum.

Bir sahnede, elektriğin ilk kez bir binaya yansıtılması için dönemin seçkinleri bir araya toplamışlardı.

Amaç, bu yeni mucizeyi görsel bir şölen olarak sunmaktı.

O an, seçkinler olarak adlandırılan insanların bir binanın elektrikle aydınlatılmasını hayranlık ve şaşkınlıkla izlemeleri beni de derinden etkiledi.

İşte dedim, bu gerçek bir hayranlık…

Çünkü o an, insanlık tarihinde yepyeni bir dönem başlatan, çığır açan bir buluşa tanıklık ediyorlardı.

Elektrik, hayatın akışını değiştirecek kadar büyük bir devrimdi.

Biz ise bu devrimin içinde doğduk.

Gecelerimizin ışıkla aydınlanması bize o kadar normal geliyor ki, üzerine düşünmüyoruz bile.

Bize şaşırmak ve hayran olmak için artık başka şeyler lazım.

Ve çoğu zaman, bu duyguyu tatmin etmek için kendimize yapay hayranlık kaynakları üretiyoruz.


Küçük bir örnek: havai fişekler.

Hiçbir gerçek faydası olmayan, hatta doğaya ve canlılara ciddi zararlar veren bu gösteriler…

Yine de biz, Edison’un ilk kez bir binayı aydınlattığı anı izleyen insanların yaşadığı o saf heyecanı, havai fişeklerde hissetmeye çalışıyoruz ve ilk kez izlediğimizde sanki çığır açmış bir buluşu izler gibi hayranlık ve şaşkınlıkla izliyoruz.

Belki de mesele şu:

Gerçek ihtiyaçlarımızı karşılayan büyük icatlar içinde yaşadığımızda, o buluşlar sıradanlaşıyor.

Böylece hayranlık duyma ihtiyacımızı, suni gösterilerle dolduruyoruz.


Ve aklıma şu soru geldi:

Peki bu durum, insanoğlunun icat yeteneğini kısıtlıyor mu?

Yoksa artık üretilecek devrim niteliğinde bir şey kalmadığı için mi küçük taklit icatlarla avunuyoruz?

Belki de  kafama takılan asıl soru şu:

Biz, ne zaman yeniden gerçekten hayran olacağımız bir buluşa tanık olacağız?


12 Ağustos 2025 Salı

TÜM OLUMSUZLUKLARA RAĞMEN IŞIĞINI KORU

Herkesin gökyüzü bazen kararır. Ve bazen, ne kadar çabalarsan çabala hiçbir şeyin yoluna girmediğini hissedersin.

Anlaşılmadığın, görülmediğin,hatta sevilmediğini düşündüğün anlar olur.
Ama bil ki, ışığını söndürmek çözüm değildir. Çünkü senin içindeki o ışık, dışarıda olanlara bağlı değildir. 
O ışık; senin içten içe hep inandığın şeylerin, kırılmalarına rağmen hâlâ yumuşak kalabilmenin, her şeye rağmen nazik olabilmenin bir armağanıdır.
Kimse teşekkür etmese de, sen iyiliğini yap. 
Kimse görmese de, sen güzel kal.
Kimse anlamasa da, sen yüreğini kirletme. Çünkü senin ışığın, onların bakışı için değil. Senin varlığın içindir.
Unutma:
Güneş, bulut olduğunda parlamaktan vazgeçmez.
Ve sen de, seni örten her gölgeye rağmen parlamaya devam etmelisin. Çünkü sen parladıkça kendi karanlığını da, başkalarının gecesini de aydınlatırsın.
Kızgınlık, öfke, kırgınlık…
Bunlar gelip geçer. Ama senin içinde taşıdığın o ışık, eğer korursan sana sonsuzluk kadar yeter.

5 Ağustos 2025 Salı

 

🧭 Şu anda benim evrem:

“Kuluçka dönemi.”
Her şey oluşuyor, ama daha dışarı çıkmadan önce içten içe büyüyor.
Ve bu sessizlikte yaptığım plan, ileride beni yormayacak (pes ettirmeyecek) bir sistem kurmamı sağlasın diye  Rabbime dua ediyorum .

 🌿 Nilay’dan Işık Taşıyan Bir Niyet:

🧭 Şu anda benim evrem:

✨ Kuluçka dönemi.

Görünürde sessiz… ama içten içe kıpır kıpır.

Henüz adı  tam konmamış bir şey büyüyor içimde.

Sadece kendime değil,  başkalarına da iyi gelecek bir şey. İyi geldikçe iyileştirecek haller ..

Görülmeden geçen bu dönemde,

Yavaş yavaş bir sistem kuruyorum.

Beni yormayacak,

Kalpleri yormayacak,

Sade, şefkatli ve sürdürülebilir ... 

Niyetim çok temiz ve  içimden gelen niyet çok net:

✨ Tıpkı adımın anlamı gibi, ışık saçmak istiyorum.

Nilay…

Yani ışığın yansıması.

Ve ben de, içimde doğan bu ışığı

sadece kendime değil, başkalarının yoluna da düşürmek istiyorum.

Bu yolculuk büyük bir adımla başlamadı.

Aslında bu, çok küçük bir başlangıç.

Ama biliyorum ki, tek bir kalbe dokunabilmek ya da tek bir sorunun cevabı olabilmek bile, bazen bir mucizedir.

İşte ben, o mucizeyi yaşamak istiyorum.

Yavaş, sade ama emin adımlarla…

Nice kalplere ulaşmak istiyorum.

Birilerinin sessizliğine yoldaş, sorgularına cevap, gönlüne nefes olmak istiyorum.

Kimi zaman bir cümleyle,

Kimi zaman bir sesle,

Belki sadece bir bakışla…

Ama muhakkak bir yerlerde bir kalbe dokunarak.

Bu yolculuk, sadece bir şifa arayışı değil.

Bu yolculuk, iyiliği çoğaltma duası.

Ve bu yüzden, kalbim açık...

Ve bu yüzden, sizlerin duasına da talibim.


  İşte o anın resmi:

Yeni bir oluşumun eşiği, sabahın ilk ışığında kuluçkadan çıkan bir varlık gibi hissettiren o hal ...  🌅✨

 



28 Temmuz 2025 Pazartesi

Olduğum Gibiyle Tamamım.

Kök saldım, göğe değil önce kendime.  

Bir meşe gibi, rüzgarı saygıyla karşılayan… 

Kırılmadan, ama eğilmeyi bilen…

Toprağın derinliklerinde sır tuttum, her yaprağım bir dua gibi göğe açıldı sonra.

Ben artık oldum, olmam gerekenin kıyısında değil; tam merkezindeyim.

Zamanla kavgalı değilim artık, akışı yargılamadan, an’ın içindeki mucizeyi fark ederek yaşıyorum. Bir fincan kahvenin buğusunda güneşin sabrı var, biliyorum.

Baktığım her şeyde, varlığın cömert bir hatırlatması gizli.  

Ve ben artık kendimi yarım hissettiren ne varsa arkamda bırakıyorum.

Bugün içimde taşımıyorum geçmişin artılarını, geleceğin eksiğini.  

Sadece bu an…  

Bu nefes…  

 Bu hâl...

26 Temmuz 2025 Cumartesi

BENLİK SERİSİ NİYETİ TAMAMLAMA ŞÜKÜRÜ

 





Niyet Cümlem:  

Bugün, özüme sadık kalarak; sevgiyi, huzuru ve kendi ışığımı onurlandırarak yaşamayı seçiyorum. Attığım her adım, kalbimi hem ilahi olana hem de kendi özümün ışığına yaklaştırsın. Yolculuğum beni, ilahi olana daha çok teslimiyete; kendime ise daha çok farkındalık ve içsel yakınlığa taşısın.

Şükür Duası:  

Ey kalbimin Sahibi…  

Bana unuttuğum özümü yeniden hatırlatan işaretlerine,  kırıldıkça içimde büyüyen o sessiz bilgeliğe, seçtiklerimin ardındaki sevgi diline…  

Her halimle şükrediyorum.

Yolumu kaybettiğim anlarda bile  beni kendi iç ışığımla buluşturan, ilahi kudretine sığınıyorum.  

Eksik sandıklarıma takılı kalmayı değil, tamlığıma şahit olmayı öğrettiğin için  binlerce kez şükürler olsun.

Dilerim bu benlik yolculuğu  hem bana hem duyan her kalbe şifa, denge ve derin bir kabul getirsin.

Amin.



BENLİK SERİSİ / BÖLÜM 9

 BÖYLECE TAMAMLANDIM

Eksik sandığım ne varsa  aslında beni tamamlayan parçalarmış.  

Yanlış dediklerim, beni doğruya taşıyan köprüler.

Kendime dönmek,  en uzun yolculukmuş meğer…  

Ve ben yürüdükçe  anladım:  

Aradığım şey,  hiçbir zaman dışarıda değildi.

Sustum,  duydum.  

Bıraktım,  hafifledim.  

Kırıldım,  ışıldadım.

Hayatımdan kesilenler değil,  benim kendime dönüşüm  en büyük vedaymış.  

Artık gitmesi gereken her şey gitti,  

ve kalan bendim; özümle, sözüme sadık…

Şimdi içimden dışıma taşan bir huzur var.  

Göze görünmeyen ama ruha dokunan…  

Ben ne eksik kaldım,  ne de fazla oldum; tam zamanında,  tam kendim gibi oldum.

Ve böylece tamamlandım...

BENLİK SERİSİ / BÖLÜM 8




BENLİĞİME SADAKATLE

Kendime verdiğim sözleri artık ertelenmiş listelere yazmıyorum.  

Kalbimin tam ortasına kazıyorum.

Çünkü öğrendim:  

Bir kadın kendine sadık kaldığında  dünya bile ona hizalanır.

Ben artık başkaları için şekil almayı değil, kendi özümde sabit kalmayı seçiyorum.  

Ve bu sabitlikte, ne kadar esnek olduğumu fark ediyorum.

Benliğime sadakat…  

Ne büyük bir onarım bu!  

Kırıldığım yerleri başkalarına değil, kendime emanet ediyorum.

Artık kendi hikâyelerimin hem yazarıyım, hem de en sadık okuyucusu.  

Bir satırını bile atlamadan kendimi baştan sona dinliyorum.

Kimsenin onayına ihtiyaç duymadan kendime “evet” dediğim her sabah, yeniden doğuyorum.  

Ve bu doğuş, bir kadının kendiyle barışının  en sessiz, en asil devrimidir.

Ben kendime sadığım.  

Ve bu sadakat, beni her şeyden çok  

kendime yaklaştırıyor.

BENLİK SERİSİ / BÖLÜM 7



 SADELİKTE KALMAYI SEÇİYORUM

Artık fazlalıklar yormuyor beni çünkü bırakmayı öğrendim.  

Gürültülü hayallerin değil, sessiz sevinçlerin peşindeyim.

Sadelik benim için bir eksilme değil, Öz’e dönüş.  

Göz kamaştıran değil, ruh uyandıran şeylerdeyim artık.

Az eşya, az insan, çok huzur istiyorum.  

Kelimeler değil, niyet temizliği seçiyorum.

Çünkü sade olan, daha çok yer açar içerde.  

Ve ben, kendime yer açmaya geldim bu hayata.  

Ne tutarsızlara tahammülüm var artık, ne de kalbimi yoran telaşlara.

Ben, hayatı telaffuz etmiyorum artık, hissediyorum.  

Ve hissederek yaşamak, en büyük zenginlik bana göre.

Sadelikte kalmayı seçiyorum, çünkü sade olan, her zaman hakiki olandır.

25 Temmuz 2025 Cuma

BENLİK SERİSİ / BÖLÜM 6



 ŞİMDİ BENİM ZAMANIM

Saklandığım ne varsa ışığa çıkıyor artık.  

Kendimi görünür kılmaktan korkmuyorum, çünkü ben, kendime dürüstüm artık. Kendimi sabote etmek için kullandığım kendime yalan söylemiyorum.

Yıllarca “zamanı değil” deyip sustuklarım şimdi dilimde çiçek açıyor.  

Bastırdığım ne kadar his varsa kök salıyor içimde.

Şimdi benim zamanım.  

Ne bir adım önce, ne bir adım geride.  

Tam olduğum yerdeyim ve hiç olmadığım kadar hazır.

Gücüm sesimde değil, suskunluğumda taşıdığım dengede.  

Ben artık dışarıdan gelen alkışa değil, içimden gelen onaya yaslanıyorum. 

Birilerinin çizdiği sınırlarla değil,  kendi haritamla yürüyorum bu yolu.  

Ve her adımda şunu fısıldıyorum kendime:  

“Senin zamanın, şimdi başlıyor…”

Çünkü bekledim, olgunlaştım, ve şimdi, hayatla el sıkışma vakti...

BENLİK SERİSİ / BÖLÜM 5

KABULLENİŞ VE YÜKSELİŞ

Kendime savaş açmaktan vazgeçtiğim gün kabullenişin şifasını tattım.  

Eksik sandıklarımı tamamlamaya değil, onlarla yaşamaya razı oldum.

Çünkü bazı kırıklar onarılmak için değil, ışığı sızdırmak için var.

Ben artık kendimle kavga etmiyorum.  Yorgunluklarımı,  kararsızlıklarımı, geçmişin buruk izlerini hepsini içimde usulca oturttum aynı sofraya.

Zira iç huzur, her duygunun yer bulduğu  sessiz bir barış masasıdır.

Ve o masada öğrendim:  

Kabul, yükselmenin ilk adımıymış.  

Kendimi itmeden, zorlamadan,  sadece olduğum gibi kucaklayarak  büyüdüm.

Ben artık yükseliyorum, ama kimseyi ezerek değil kök salarak, derinleşerek, kendime sadakatle.

Çünkü bir kadının en büyük gücü


kendine sadık kalmasıdır.

BENLİK SERİSİ / BÖLÜM 4

 





İZİN VERİYORUM

Artık kontrol etmiyorum. 

Ne olacaksa zaten bana ait olan yoldan gelecek.

Zorlamıyorum.  

Çünkü öğrendim ki, ruhen büyümek bazen bırakmaktır.

İzin veriyorum…  

İyiliğe, güzelliğe, beklenmedik mucizelere.  

Kendimi sabote eden seslere değil, içimde fısıldayan dinginliğe kulak veriyorum.

İzin veriyorum…  

Sevilmeye.  

Hak ettiğimce, koşulsuzca.  

Ve önce kendimden gelmesine.

İzin veriyorum…  

Hayatın beni şaşırtmasına, yeni kapılar açmasına ve her şeyin tam da olması gerektiği gibi şekil almasına.

Ben artık kendimi tutmaktan değil,  kendimi bırakmaktan güç alıyorum.

Çünkü biliyorum: 

Gerçek dönüşüm, izin verdiğim yerde başlayacak.


BENLİK SERİSİ/ BÖLÜM 3


 SEVGİYLE KENDİ OLMAK

Kendimi bir başkasının gözünden değil, kendi kalbimin aynasından görmeyi seçtiğim gün özgürleştim.

Sevgi artık benim için bir başkasında değil, içimde yeşeren bir bağdır.

Kimseye ihtiyaç duymadan şefkatli olabilmenin zarafetinde, bir kadının kendiyle dostluğuna şahit oldum.

Ben kendime çay demlediğim sabahlarda, üzülürken bile nazik kaldığım akşamlarda hayran oldum.

Ve artık anladım:  

Sevgi bir armağan değil, bir oluş halidir.  

Biri vermez, sen kendin olursun.

Kendimi sevdiğim gün hayat da bana kollarını açtı.  

Çünkü hayat, ancak kendini sevene güven verir.

Ben bu dünyaya öğrenmek için değil, hatırlamak için geldim:  

Ben sevgiyle yoğrulmuşum.  

Ve kendim oldukça dünya da güzelleşiyor.