Bir kişisel gelişim uzmanının şöyle bir cümlesine denk geldim:
Bu cümleyi duyduğumda durup düşündüm ve:
“Ben yeterince hayret ediyor muyum?” diye sordum kendime.
Ve bir yere kadar hak verdim. Evet, zihin alıştığını siler. İlk kez gördüğün şeyleri, beklemediğin anları, içini titreten karşılaşmaları daha net hatırlarsın. Bunda bir yanlış yok.
Ama sonra şu soru geldi aklıma:
İnsan her gün hayret ederek yaşayabilir mi? Her Gün Şaşırmak Zorunda mıyız? Dürüst olalım. Bir noktadan sonra hayret eşiği yükseliyor.
Benim gerçekten hayranlık duymam için artık çok zor şeyler gerekiyor. Yeni keşfedilmiş devasa bir kanyon mesela ya da çoğu insanın varlığını bile bilmediği, içine girince insanı sessizliğe çağıran bir şato.
Ama bunları görmek kime nasip oluyor? Sayılı gezgine.
Peki ya şehrin yorgunluğundan kaçmak için gittiğin ormanlık alan? Belki artık beni şaşırtmıyor. Ama dinlendiriyor. Sakinleştiriyor. Bana iyi geliyor.
Bu hiç mi anı değil?
Anı Biriktirmek Sadece Şaşkınlıktan mı Geçiyor?
Gerçekten de geriye dönüp “Ben güzel günler geçirdim, dolu dolu yaşadım” diyebilmenin tek yolu, beynini sürekli hayrete düşürmek mi?
Bence değil. Çünkü anı dediğimiz şey bazen yüksek sesli değil.
Bazen bir huzur hali , bir derin nefes, bedeninin gevşediğini fark ettiğin bir an “tam buradayım” dediğin sessiz bir durak, bunlar da anı bırakır. Ama bağırmadan. Gösterişsizce.
Hayretin Daha Sessiz Bir Hali Var
Belki de anlatılmayan ya da asıl anlatılmak isenen şu:
Hayret sadece büyük ve nadir olana ait değil. Bazen hayret aynı manzaraya bu kez daha yavaş bakmaktır, her gün içtiğin çayın tadını gerçekten almaktır, alıştığın bir yerde kendinle yeniden karşılaşmaktır. Bu hayret türü fotoğraflık değildir belki ama içte kalır uzun süre.
Ve Son Bir Soru
Yirmi yıl sonra hayat bir gün gibi geliyorsa, sebebi hayret etmemek mi, yoksa yaşadığını sanıp hissetmemek mi?
Belki de ömür, sadece şaşırdığımız anların toplamı değil; sessizce iyi gelen günlerin de toplamıdır. Ve belki sen zaten yaşıyorsundur. Sadece kimse sana bunun da “sayılır” olduğunu söylememiştir.
Belki de mesele, hayret etmekle etmemek değil.
Belki de asıl mesele, yaşadığını sanıp hissetmeden geçip geçmediğin. Çünkü insan her gün şaşırarak yaşayamaz; ama her gün, az da olsa, içinde kalabilir.
Ve bazen bir gün, devasa bir kanyondan değil, sıradan görünen bir anın içinden iz bırakır.
Eğer yirmi yıl sonra hayat bir gün gibi geliyorsa, bu hayret etmediğimizden değil; içinde gerçekten bulunmadığımız günlerin çokluğundandır.
Ömür, yalnızca akılda kalanlardan değil, bizi biz yapan sessiz anlardan da oluşur.












